Dört Göz

Anya alnını cama dayamış, çocuk odasının penceresinden dışarıya bakıyordu. Gözlerini, yavaşça aşağı doğru süzülen kar taneciklerine dikmişti. Kar taneleri lapa lapa, bembeyaz ve oynaşarak yere süzülüyordu. Küçük arka bahçelerindeki çam ağaçları, sanki ince bir pudra şekeri tabakasıyla örtülmüştü. Çimenler ve bahçeyi çevreleyen çıplak çitler de bundan nasibini almıştı. Bahçeleri parlak gün ışığında o kadar güzel parıldıyordu ki küçük kızın gözlerinin böylesi bir manzara karşısında ışıl ışıl olması gerekirdi. Ama Anya sadece hoş olmayan sevimsiz bir baskı hissediyordu karnında. Karla kaplı bahçe, ona geçen kışı hatırlatıyordu. Arkadaşlarıyla paten kaydığı köy okulunun ardındaki donmuş gölü… Acayip zevkliydi. Meerfeld’de, dünyaya geldiği Eyfel’deki o küçük köyde, herkes onu severdi. Kimse onunla dalga geçmez, arkasından “Dört göz!” diye bağırmaz ve kimse arkasından gülmezdi.

Anya derin bir nefes aldı. O küçük köyden ailecek üç ay önce babası burada yeni bir iş bulduğu için ayrılmış ve Köln’e taşınmışlardı. Anya, bütün arkadaşlarını geride bırakmak zorunda kalmıştı. Kardeşi de olmadığı için yeni evlerinde oldukça yalnızdı. Okulda, 3-B sınıfında, “Ayıcıklar” ismiyle nam salmış, oynayabileceği çocuklar vardı aslında. Ne var ki Anya biraz çekingendi ve burnunun üstünde eski moda bir gözlük vardı. Meerfeld’de bu kimsenin umurunda olmamıştı ama sınıfın maskotu olan Knut, onu ilk günden gözüne kestirmiş ve ona “dört göz” lakabını yapıştırıvermişti. Her fırsatta onu kızdırıyordu. Bazı sınıf arkadaşları Anya’nın üzüntüsüne katılıyor gibiydi ama yine de Knut onunla her dalga geçtiğinde gülmekten geri kalmıyorlardı.

Anya düşüncelerinden sıyrıldı ve masasına oturdu. Daha ödevlerini yapacaktı. Ödev yapmak da ders dinlemek de hoşuna giden şeylerdi. Dudağını büktü. Knut duysa bununla da dalga geçerdi. Ne de olsa hem dört göz hem de bir inekti!

Anya’ın annesi, kızının bu aralar sıkıntılı olduğunu fark etmişti. Bir akşam Anya yatağında yatarken odasına geldi ve yatağının ucuna oturdu. “Nasılmış benim kuzum?” dedi ve Anya’nın saçlarını sevecen bir şekilde yüzünden uzaklaştırdı. “Arkadaşlarınla aran nasıl? Kendine hoş bir arkadaş buldun mu?” diye sordu. Anya: “Anne yaa! Bu o kadar da kolay bir şey değil ki!” diye yakındı. “Sınıfta bir çocuk var, sürekli benimle dalga geçiyor.” dedi. Annesi: “Hmm, bu hiç de hoş bir şey değilmiş! Peki, bu konuda sana kimse yardım etmiyor mu?” diye sordu. “Yok, sanırım cesaret edemiyorlar. Knut sevilen biri ve oldukça da kuvvetli.” dedi Anya ve çaresizlikle annesine baktı. Annesi yumuşak bir sesle: “Biliyor musun, belki de zamanla artık bunu eğlenceli bulmayacak ve vazgeçecektir.” dedi. Anya, bunun olacağını hiç sanmıyordu.

Anya’nın annesi, kendi büyükannesinden dinlediği öyküleri anımsadı. O, çocukken bu anlatılanlara inanmıştı. Bu anlatılanlar, Anya’yı belki kısa bir süre de olsa üzüntülerinden uzaklaştırabilirdi. “Tatlım, bak sana ne anlatacağım. Bizim ailenin büyük bir sırrının olduğundan sana hiç bahsetmiş miydim?” diye söze girdi. Anya soru dolu bakışlarla annesine baktı. Annesi sözüne devam etti: “Şunu bilmelisin ki bizim ailemizdeki bazı kadın üyelerin çok özel bir yeteneği var. Dünya üzerindeki her türlü hayvana dönüşebiliyorlar, hangisi olursa olsun.” Anya heyecanlanmıştı. “Gerçekten mi? Sen de yapabiliyor musun bunu?” diye sordu. “Yok, maalesef. Ama büyükannem, senin büyük büyükannen, bunu yapabiliyordu. Bana bazen yaşadığı maceraları anlatırdı. Bir zürafa olarak nasıl aslanlardan kaçtığını ya da bir kırlangıç olarak yavrularına uçmayı nasıl öğrettiğini…” diye yanıtladı annesi. Anya, inanmayan bir ifadeyle başını “hayır” dercesine salladı ve: “Hadi canım! İnanmıyorum!” dedi. “Kim bilir, kim bilir!” dedi Anya’nın annesi ve kaşlarını yukarıya kaldırarak: “Ben böyle bir şeyin gerçekleşeceğinden hiç kuşku duymadım. Büyükannem bana, uyumadan önce bir hayvanı düşününce gecenin herhangi bir vaktinde bu hayvana dönüştüğünü anlatırdı.” Anya hayretler içinde kalmıştı. “Ne harika olurdu bu ya! Peki niye herkes bunu beceremiyor ki?” diye sordu. “Çünkü bu çok özel bir yetenek. Yalnızca cuma gecesi saat gece yarısına yakın doğanlarda bu yetenek var.” dedi annesi. Küçük kız heyecanla yerinden doğruldu. “Ama anne! Ben de cuma günü doğmuşum ve sen benim tam da ruhların ortada dolaştığı zamanda dünyaya geldiğimi söylemiştin.” dedi. Anya’nın annesi gülümsedi ve: “Gerçekten de öyle! Haklısın! Unutmuşum ben bunu!” dedi. Kızına iyi geceler öpücüğü kondurdu ve üstünü bir güzel örttü.

Küçük kız, düşüncelere o kadar dalıp gitmişti ki annesinin odadan çıktığını bile duymamıştı. “Hangi hayvan olsam acaba?” diye düşündü Anya. Belki de bir at olurdu, atlar onun en sevdiği hayvanlardı. Belki de tehlikeli bir hayvan olurdu, ayı gibi mesela. Hem zaten Ayıcıklar sınıfına gitmiyor muydu? Ayı olsa Knut acayip korkar ve hemen kaçardı. Veya bir sinek olup Knut’un burnunu gıdıklasa ve Knut da onu çok hızlı uçabildiği için bir türlü yakalayamasa… Bir sürü seçenek vardı. Ama sonra birden, uykuya dalmadan hemen önce, Anya hangi hayvan olmak istediğini bulmuştu. Mademki ona “dört göz” diyorlardı, o da dört gözü olan bir hayvana dönüşebilirdi. Dört gözü olan bir hayvan düşünürken aklına annesiyle birlikte izlediği belgeselde gördüğü bir hayvan geldi: gözlüklü kobra yılanı! Bu yılanın sırtında göze benzeyen lekeleri olduğu için ona böyle diyorlardı. Anya gözlerini sıkı sıkı yumdu, sürekli olarak dört gözlü yılanı düşündü ve kısa bir süre sonra uyuyakaldı. 

Saatler sonra yavaşça gözlerini araladı. Onu neyin uyandırdığını bilmiyordu. Ortalık karanlık ve sıcaktı. Etrafı duvarlarla çevriliydi sanki. Çevresine dokunduğunda bu duvarların banyolarındaki çamaşır sepetini andırdığını fark etti. Anya, birtakım insanların konuştuğunu duyabiliyordu ama ne konuştuklarını anlamıyordu. Sesler yükseldi ve yukarıdan bir ışık hüzmesi üzerine vurdu. Tatlı ve okşayıcı bir melodi duydu Anya. Melodiyi duyunca birden müziğin büyüsüne kapıldı ve hareket etmeye başladı. Gitgide yükseldi. Merakla ve biraz da korkarak yukarıdaki aydınlığa doğru yaklaştı. Kafasını dışarıya doğru uzatınca büyük bir hasır sepetin içinde olduğunu anladı. Yavaşça tısladı ve etrafında kendisine merak ve endişeyle bakan bir sürü yüz gördü. “Gerçekten de bir yılanım ben!” diye düşündü Anya ve yeniden tısladı. Seyircilerin geriye doğru kaçışını büyük bir memnuniyetle izledi. “Benden korkuyorlar!” diye geçirdi içinden. Önündeki kocaman flüt tehditkâr bir şekilde bir o yana bir bu yana salınıyordu ama flütü çalan ve kafasında kumaştan bir başlık olan adam çok da tehlikeli görünmüyordu. Her ihtimale karşı onu gözünün önünden ayırmadı ve müziğin ritmine uyarak mutlulukla dans etmeye devam etti. Güneş kızgın bir şekilde üzerine vuruyordu. “Neredeyim ben acaba? İnsanların ne tuhaf giysileri var, adamlar bile elbise giymiş ve ben hiçbir kelime anlamıyorum.” dedi kendi kendine. Flüt çalan adam, melodiyi kesti ve sepete doğru yaklaştı. Anya, hemen kendini içeri çekti ve karanlığın içine çöreklendi. Ya hep bir yılan olarak kalırsa, o zaman ne olacaktı? Ya eski hâline dönemezse…Üzüntüyle anne ve babasını düşündü ve bir zaman sonra gözleri kendi kendine yumuluverdi.

Anya, ertesi gün okulda bir türlü kafasını toparlayamıyordu. Gece yaşadıklarını düşünüp durdu. Hepsi bir rüya mıydı yoksa gerçekten bir yılan olmuş muydu? Teneffüste soluğu kütüphanede aldı. Gittiği ülkeyi ve bu insanların konuştuğu dili merak ediyordu. Sürüngenler hakkındaki kalın bir kitaptan gittiği ülkenin Hindistan olduğunu, orada Hintçe ve İngilizcenin konuşulduğunu, adamın kafasındaki o kumaştan şapkaya ise “sarık” denildiğini öğrendi. Kitabı rafa tam geri koyarken, Knut birkaç arkadaşıyla yanında belirdi. “N’aber dört göz? Yoksa bu sefer bir kitap kurdu mu olmak istiyorsun?” dedi, yanındakiler de gülüştü. “Sen yat kalk dua et ki gerçekten dört gözlü bir şey değilim!” diye cevap verdi Anya. Knut şaşkınlıkla: “Ne? Dört gözlü olan neyden korkacakmışım ki?” diye sordu. “Dört gözlü kobra yılanından elbette!” dedi Anya ve tüm cesaretini toplayarak devam etti: “Dört gözlü kobra yılanının boyu üç metreye yakın oluyor. Acayip zehirlidir ve en çok da senin gibi küçük şişko fareleri yemeyi sever.” Knut’un ağzı tam anlamıyla açık kaldı. Anya, oğlanların arasından geçip giderken gülmekten kendini alamadı. Knut’a birinin haddini bildirmesi çok nadir olan bir şeydi üstelik bunu başaran bir kız öğrenciydi! Diğer öğrencilerden bazıları da bu manzaraya şahit olmuştu ve olanı son ders bitene dek bütün okulda duymayan kalmamıştı.

Anya, eve giderken arkasından birinin koştuğunu duydu ve geriye doğru baktı. “Selam, Anya! Eve birlikte yürüyelim mi?” dedi bir ses. Gelen, sınıfta Anya’nın iki sıra arkasında ve onunla aynı sokakta oturan kırmızı saçlı Trixie’ydi. “Olur!” diye karşılık verdi Anya. Sessizce biraz ilerlediler. Sonra Trixie dayanamadı ve patladı: “Knut’a haddini bildirirken keşke ben de orada olsaydım. Onun o afallamış suratını görmeyi çok isterdim doğrusu.” Anya’da gülmeye başladı. “Haklısın. Gerçekten çok da akıllı görünmüyordu. Ama var ya, ben de çok korktum o anda.” dedi. “Buna inanırım. Söylesene, yılanlar hakkında bu kadar şeyi nasıl biliyorsun?”  dedi Trixie ve Anya’ya soran gözlerle baktı. “Tesadüfen. Ben hayvanları çok severim. Yani tam olarak bütün yılanları değil ama onları da acayip ilginç buluyorum.” diye cevap verdi Anya. Trixie heyecanla anlatmaya başladı: “Harika! Belki bir gün benim evdeki hayvanlarımı da görmek istersin. Benim bir kedim, iki tavşanım, üç Hint domuzum ve bir muhabbet kuşum var.” Eve vardıklarında, zaman su gibi akıp geçmişti. Kızlar, birbirinden ayrılırken öğleden sonra buluşmak için randevulaşmışlardı bile.

Geçen zaman içinde ikisi çok yakın arkadaş olmuştu ve Knut kızdırmak için kendine başka birini bulmuştu. Anya, zaman zaman kendini yine bir hayvana dönüştürmeyi denedi ama olmadı. Belki de gerçekten sadece bir rüya görmüştü, bu çok önemli değildi. Çünkü artık yeni arkadaşlarıyla çok ama çok güzel şeyler yaşıyordu.

Yazar: Ilona B. (Leselupe Forum Yazarı)

Almancadan Türkçeye Çeviren: Nuran Ayhan

Düzeltmen: İrem Tunay

Kaynak Metin: https://www.leselupe.de/beitrag/brillenschlange-118027/ , 21.03.2021

Bu yazıyı paylaşın
error: İçerik koruma altındadır!!
Scroll to Top