Kayıp Renkler

Ravza Boyar Devlen

Alya’nın okul çıkış saati gelmiş bahçede annesinin kendisini almaya gelmesini bekliyordu. O sırada arkadaşı Menekşe ile bir hafta sonra okulca gidilecek olan Pamukkale Travertenleri gezisi hakkında sohbet ediyorlardı. İkisi de bu geziyi iple çekiyordu. Hatta Menekşe yolculuk için aldığı bileklik hediyesini dayanamayıp şimdiden Alya’ya vermişti. Derken annesi geldi, iki sokak yukarıda oturan Menekşe’yi de evine bırakıp kendi evlerinin yolunu tuttular. Güzel bir öğlen yemeği yediklerinde saat öğlen 12.30’u gösteriyordu. Alya masayı toplayarak annesine yardım ettikten sonra ödevlerini yapmak üzere çalışma masasına kuruldu.

On beş ile yirmi dakika geçmemişti ki çok şiddetli bir gümbürtü duyuldu. Alya deprem olduğunu fark edince çığlık atmaya başladı. Annesi de ona seslenerek “Geliyorum, korkma, geliyorum!” dedi. Sandalyesinden kalkıp annesine gitmeye çalışsa da zemin ayaklarının altından kayıyordu. Şiddeti azalır gibi olunca hemen dış kapıda buluşup kendilerini sokağa attılar. Sokakta birçok insan kendileri gibi evlerinden aceleyle çıkmışlardı. Herkes çok korkmuştu, bazıları dua ediyor bazıları da Alya gibi ağlıyordu. Deprem sürerken çatırdama sesleri geldi. Yıkılan kendi binalarıydı. O panikle bina yakınındaki herkes koşarak uzaklaştı. Şans eseri savrulan parçalar kimseye isabet etmemişti ama bina içerisinde kalan ve kaçamayan komşuları vardı. Mine Hanım gözyaşları içinde hemen eşini aradı. İş yerinde olan eşinin durumunun iyi olduğunu öğrendi.

O gece binalardan uzakta bir yerde arabanın içinde uyumaya karar vermişlerdi. Fakat olayın şoku devam ettiği için uyuyamamışlardı. Artık ne bir evleri kalmıştı ne de evlerindeki değerli eşyalar. Banka hesaplarında para tutmadıkları için bütün mal varlıkları yıkılan evle beraber yok olup gitmişti. Alya ise arkadaşının verdiği bilekliği takmak yerine masada bıraktığı için kendisine çok kızıyordu. En azından Menekşe’nin iyi olduğunu bilmek rahatlatıcıydı. Derken babası Arif Bey sordu:

-Hep gitmek istediğin bir yer var mıydı Alya?

-Evet, haftaya Denizli’ye okul gezimiz vardı. Pamukkale Travertenleri’ni görecektik. Ama belki okulum bile artık yoktur.

-Biliyorum, İzmir’i seviyorsun. Ama burada artık hiçbir şeyimiz kalmadı. İster misin artık Denizli’de yaşayalım? Sık sık travertenleri görmeye de gideriz.

Alya şaşırdı. Her şey bir anda değişecek miydi yani? Evi, okulu, arkadaşları…

-Sen ne dersin, Mine? diye sordu babası.

-Alya da isterse yeni bir şehirde yeni bir başlangıç hepimize iyi gelebilir.

O gece orada verdikleri karar onları yepyeni bir hayata sürüklemişti. Sevdikleriyle vedalaşarak boş bir bagajla Denizli’nin yolunu tuttular. Küçük ve sade bir evde kiraya çıktılar. Eş-dosttan aldıkları borçlarla eve birkaç eşya aldılar. Alya’yı evin yakınında bir okula yazdırdılar. Eskiden de çok zengin değillerdi, ama Alya hiç bu kadar yokluk görmemişti. Odasındaki posterlerini, renkli kalemlerini, çeşit çeşit giysilerini ve oyuncaklarını özlüyordu. Kızının bu üzüntüsünü fark eden Mine Hanım “Şu an bir odan yok güzel kızım ama kaybettiğin her şeyi geri alman için baban ve ben çok çalışacağız. Öğretmenlerinde de görüştük, okul forması alana kadar birkaç gün sivil giyinmene müsaade ettiler. Kuzeninin verdiği pantolon ve tişörtü giyersin olur mu? Söylediğim gibi kısa zamanda her şey yoluna girecek…”

Alya o sabah okula gitmek için erken kalktı. Kuzeninin verdiği giysileri giydi, fakat pantolonun paça boyu çok kısa kalmıştı. Tişörtün üzerindeki desenlerden de hiç hoşlanmamıştı. Normal zamanda olsa bu kıyafetleri giymemek için annesiyle kavga bile ederdi ama şu anda onların da üzgün olduğunu bildiğinden hiçbir şey söylemedi.

Sınıfa ilk girdiğinde tüm sınıf birden sustu. Herkesin kendisine baktığını fark edebiliyordu. Kimseye bakmamaya çalışarak arkalarda yanı boş olan bir kızın sırasına oturdu. Yanına oturduğu kız hemen çantasını ve masadaki su matarasını alıp yanından kalktı. Diğer hiçbir öğrenci de hoş geldin dememiş, Zahide dışında kimse gülümsememişti bile. Öğretmenin sınıfa girişiyle herkes ayağa kalktı.

-Yeni arkadaşınızla tanıştınız mı çocuklar? Alya gel bakalım. Alya geçtiğimiz günlerde yaşanan deprem sonrası ailesiyle birlikte buraya taşınmış. Artık onun yeni sınıf arkadaşları sizlersiniz. Alışma sürecinde yanında olmayı ihmal etmeyin.

Alya dersin geri kalanında o kadar dalgındı ki dersin yalnızca Fen Bilgisi olduğunu anlayabilmişti. Teneffüs zili çaldığında en azından şimdi biri tanışmaya gelir diye düşündü. Fakat yine düşündüğü gibi olmadı. Soğuk bir ifadeyle ara sıra bakıp kafalarını geri çeviriyorlar sonra da ikişerli üçerli arkadaş gruplarıyla arkalarını dönüp gidiyorlardı. O gün ona bakarak kulaktan kulağa konuşanlar bile olmuştu. Alya kendisini çok fazla sıktığı için dişleri acıyordu. Hatta fark etmeden ellerini sıkmış tırnağını eline batırıp yara yapmıştı. Teneffüslerden yalnızca birinde bahçeye çıkıp tek başına yürüyüş yapmıştı ama bu da iyi gelmemişti. İlk günü tahmin ettiğinden çok daha kötü geçmişti. Öğretmenler durumunu öncesinde bildiği için kendisine nazik ve anlayışlı davranıyorlardı fakat bu anlayışı öğrencilerin hiçbirinden görmemişti. Okuldan hızlı adımlarla çıktı. Evine yaklaşırken adımları hızlandı ve sonunda koşmaya başladı. Koşarken bir yandan hıçkırarak ağlıyordu. Her şeyini kaybettiği yetmiyormuş gibi isimlerini bile bilmediği bir grup kendisinden nefret ediyordu. Nefret etmeleri için hiçbir sebep bulamıyordu. Bunları zihninden geçirirken evin önünde durdu ve göz yaşlarını sildi. Felaket geçen ilk gününü ailesinden gizleyecekti çünkü onları üzmek istemiyordu.

İkinci gün okula gitmek için uyandığında bir saniyeliğine her şeyin rüya olduğunu düşündü. Öyle olmadığını anlayınca isteksizce hazırlandı ve yola koyuldu. Fakat olacaklardan korktuğu için ayakları geri geri gidiyordu. Son gücüyle kendisini sınıfa attı fakat korktuğu başına geldi. Çünkü bu defa öğrenciler yok saymakla da kalmadılar. Sınıfa henüz girmişti ki bir öğrenci “Formasız okula gelmek yasak değil mi?” dedi. Alya kekeleyerek “Evet ama henüz alamadık.” cevabını verdi. Sonra tüm sınıf kekelemesine kahkahayla güldü. Üçüncü teneffüste ise bir öğrenci okul pantolonunun paçalarını kısaltarak arkadaşlarını güldürüyordu. Alya üstüne alınmıyor gibi yapsa da kendisi ile alay ettiklerini anlıyor, canı çok yanıyordu. Yaşananlara gerçekten inanamıyordu. İnsanlar gerçekten nasıl bu kadar kötü olabilirdi? Onu hiç tanımazken üzülmesi için neden bu kadar çabalıyorlardı? Zahide ona gülümsemişti, belli ki onlar gibi nefret etmiyordu. Öyleyse neden yanına gelip onunla konuşmuyordu? Onlar gibi davranmazsa dışlanacağından mı korkuyordu? Artık hiçbir şeyi düşünecek durumda değildi. Bir an evvel eve gitmek ve okula geri gelmemek istiyordu. Fakat okulun bitmesine iki ders daha vardı. Görsel Sanatlar dersi…

Öğretmen gelince yine herkes ayağa kalktı. “Oturabilirsiniz, herkes defterini çıkarsın. Sırada yalnızca siyah ve beyaz renkleri kalsın, diğer renkleri kaldırabilirsiniz. Zahide, sen yeni gelen arkadaşınızın yanına otur ve eşyalarını paylaş.” Öğrenciler şaşkınlıkla öğretmenin dediğini yaptılar fakat sebebini merak ediyorlardı.

-Gözlerinizi kapatın. Yaşadığınız şehri, mahallenizi, evinizi, odanızı zihninizde canlandırın. Onsuz yapamam dediğiniz tüm eşyalarınızı, tüm oyuncak ve giysilerinizi en canlı halleriyle gözünüzün önüne getirin. Ardından zihninizdekileri önünüzdeki sayfaya resmedin. Fakat dediğim gibi yalnızca siyah ve beyaz renklerini kullanacaksınız. Başlayabilirsiniz.

Çocuklar çizmeye başladılar. Kimisi bilgisayar, tablet, telefon çizdi; kimisi süslü püslü giysiler, okuma kitapları, diş fırçası …

-Herkesin bitirdiğini görüyorum. Şimdi Alya hariç herkes çizdiği resmi defalarca yırtsın ve çöp kutusuna atsın. Görüyorsunuz ya, en sevdiğiniz nesneler artık yoklar. Bu size nasıl hissettirdi?

Öğrenciler üzüldüklerini, kötü hissettiklerini dile getirdiler. “Alya sizin yalnızca kâğıt üstünde kaybettiklerinizden çok daha fazlasını kaybetti. Hem de bu kâğıdın yırtılması gibi saniyeler içinde … Bu başımıza gelmeden anlayabileceğimiz bir durum değil. Ama anlamaya çalışmak onun açısından çok kıymetli. Alya, buraya gelip ne çizdiğini bizlerle paylaşmak ister misin?” Alya çekinerek defteriyle beraber tahtaya yaklaştı.

-Bu bir bileklik. En yakın arkadaşım Menekşe deprem günü bana hediye etmişti. Pamukkale gezisinde birlikte takacaktık. Ailem bana eskiden sahip olduğum her şeyi yerine koyacaklarına dair söz verdi. O yüzden sadece bu bilekliği kaybetmiş olmak canımı yakıyor. Ve vefat eden komşularım ve bir daha görmem çok zor olan sınıf arkadaşlarım…

Alya konuşmasına devam edemeyerek göz yaşlarına boğuldu. Az evvel defterini onunla paylaşan Zahide söz hakkı alarak “Kendi adıma ondan çok özür diliyor ve bu süreçte yalnız olmadığını göstermek için elimden geleni yapacağıma söz veriyorum.” Görmezden gelen, sözel ve psikolojik zorbalık yapan tüm sınıf arkadaşları da bu olanlara kayıtsız kalamadılar. Gelir gelmez ne yaşadığını, nasıl biri olduğunu, ne hissettiğini düşünmeden ona zorbalık yapmışlardı. Neden yaptıklarını bile bilmiyorlardı. İçlerinden biri öyle olmasına karar vermiş ve hepsi ona uymuştu. Sınıfta boğuk ama içten “Özür dilerim.” sesleri çoğalmaya başladı. Çocuklar bu utanç duygularını Pamukkale Travertenleri gezisi organize ederek telafi etmeye çalıştılar. Alya gözlerindeki samimiyeti gördü. Artık yalnız olmadığını hissedebiliyordu, bu yeni hayatında ona en büyük güç olmuştu.

Bu yazıyı paylaşın
Scroll to Top