Ölümsüz Aile

Deniz Ungan

“Ölümsüzlük”, bugün sadece edebiyatta değil, sanatın hemen her dalında karşımıza çıkmış ve çıkmaya da devam edecek bir kavram… Onu, teknoloji, imkânlar, düşünceler değiştikçe, filmlerde, romanlarda ve sahne sanatlarında daha çok konuşuyor olacağız.
            Ölümlü olmak, yeryüzündeki tüm canlılar için vardır ve aslında temelinde dünyada olduğumuz süre içindeki canlılığı barındırır. Ünlü Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in de dediği gibi “Dünyaya us gözüyle bakana, dünya da us gözüyle bakar; bunlar karşılıklıdır”.
            Peki, hayat döngüsünde her şeyin su gibi akıp yolunu bulduğunu düşündüğümüzde, çocuk gözüyle zamanın tersine işlediği “ölümsüzlük kavramı ” nasıl görülebilir? Bu soruya, kısmen de olsa masal tadında bir eser ile cevap vermek mümkün…
            Ölümsüz Aile,  Amerikalı çocuk kitabı yazarı ve illüstratörü, Natalie Babbit tarafından kaleme alınmış,  çok güçlü tasvir ve imgelemelerle dolu, aslında her yaştan okuyucuya yönelik bir roman…
            1975 yılında yayınlandığı tarihten itibaren, 5 milyon civarı satış rakamına ulaşmış aynı zamanda modern çocuk klasikleri arasında da sayılmaya hak kazanmış kitap, ormandaki bir pınardan içtikleri su nedeniyle, yeryüzünde ölümsüz kalarak, hiç yaşlanmadan yaşayan bir ailenin fertlerini ve onlarla tesadüfen karşılaşan küçük bir kızı konu alıyor.
            Ailesinin özenle koruduğu, her şeyin yerli yerinde olduğu bir düzende yaşayan küçük Winnie’nin hayatında her gün neredeyse birbirinin aynısı olarak geçmektedir. Biraz nefes almak ve etrafı keşfetmek için evin yakınlarında gezdiği koru, ona neredeyse iyi gelen tek yerdir. Winnie, hayata dair heyecanları ve merakları olan bir çocuktur. Yine böyle bir günde çevresinde olanları incelemek isterken, karşılaştığı Jesse Tak ve ailesi sayesinde hiç beklenmedik olaylara şahit olacaktır.
            Çünkü Tak’lar, yıllar önce ormandaki pınardan içtikleri su nedeniyle, hayatları ölümsüz olan bir ailedir. Ve yaşam ile bağları sanıldığından çok daha farklıdır.
            Konu, tabii ki sadece bu kadarla sınırlı kalmıyor. Çünkü aile her ne kadar gözlerden uzak, sessiz bir hayatı tercih etmeye çalışsa da elbette bunu öğrenen birileri bu ölümsüzlüğü herkesten daha çok istiyor! Hayata bağlılığın ve yaratıcılığın çocuk gözünden işlendiği ve dile getirildiği romanın, bu noktada oldukça sürükleyici ve güzel kurgulanmış bir çatışma bölümünün de olması kitabı daha merakla okunur kılıyor.

Eser, sadece kitap olarak kalmayarak 1981 ve 2002 tarihlerinde olmak üzere, 2 defa beyazperdeye uyarlanıyor, bazı ülkelerdeki okullarda okutuluyor ve tiyatro oyunu olarak sergileniyor.
            Kitapta, konu her ne kadar “ölümsüzlük” üzerinden kurgulamış olsa da ayrıca mülkiyet ve aidiyet duygularının da baskın olduğu bölümlere sıklıkla rastlıyoruz. İnsanın, özünde ölümlü bir canlı olması ve bu canlılık doğrultusunda kırılan hayat döngüsü içinde yaşanan aile, samimiyet, yakınlık ve düzen kavramları ise yine olay örgüsünün içine dâhil ediliyor.
            “Winnie’nin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı. İnsanların böyle bir düzensizlikte yaşayabilmesi ona inanılmaz geliyordu ama aynı zamanda da bu evden pek hoşlanmıştı. Bu ev… rahattı.”
           
Yazarın , titizlikle işlediği konu ile birlikte, eserinin daha ilk cümlesinde Ağustos ayı için yaptığı güçlü imgelemeler ve tasvirlerden anlaşılacağı gibi ilerleyen sayfalarda da oldukça güçlü bir anlatım dili var.
            “Ağustos’un ilk haftası, tıpkı dönerken aniden duruveren bir dönmedolabın en tepesindeki koltuk gibi, yaz mevsiminin ve upuzun senenin doruğunda, adeta asılı duruyor.”

            Kitabı okurken, aklınıza gelen birçok soru oluyor. Güzel yanı ise hikayenin akarken yazarın bunlara  metnin içinde mutlaka cevap veriyor olması… Benim ilk düşündüğüm ise “hayatın belli bir zaman sınırına sahip olması coşkuyu ve yaratıcılığı etkiler mi?” oldu. Ve tabii ki okudukça, betimlemelerin arasında kayboldukça, hayatın aslında istediklerimizi yapacak kadar uzun ve anlamlı olabileceğini hissettim. Çünkü onu değerli kılmak, tabii ki  sadece bizim elimizde…
            “Uzun mu kısa mı olduğuna bakmadan hayatı sevmeli insan.” dedi sakin bir sesle. Sana verileni şikâyet etmeden kabul etmelisin.
            “Tek başına olmaktan, önemli işler yapmaktan bahsetmek başka bir şeydir, önüne fırsat çıktığında hemen değerlendirmeye bakmak başka bir şey.”

Orjinal adı: Tuck Everlasting

Yazan: Natalie Babbitt

Çeviren: Bülent O. Doğan

Sayfa Sayısı: 108

Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

Bu yazıyı paylaşın
error: İçerik koruma altındadır!!
Scroll to Top