Mürekkebin Yetmediği

Zeynep Erbay

Annemler çocukluğumuzun geçtiği evden taşınıyorlar. Kentsel dönüşüm sağ olsun, tüm geçmişimiz yıkılıp yeniden yapılacak. Nasıl olacaksa… Gerçi bunun anılar ile ilgili olmadığını bilecek olgunluktayım ama huzursuzum işte. İçimdeki huzursuzluğu nereye boşaltacağımı bilemez halde bir yukarı bir aşağı iniyorum. Babam artık kolumuza tutunarak yürüyor, annemin de ondan aşağı kalır yanı yok. Tasnif işi kardeşimle bana kaldı. O, yirmilerinin ortasında olmanın verdiği zıpırlıkla, dörtlülerini yaktığı kamyona kolileri yüklüyor birer ikişer. Sesi dışarıdan geliyor; hiç acele etmiyor. Benimse her zaman bir yere yetişmem gerekiyormuş gibi adımlarım sıkı ve güvensiz. Çocukken de öyleydi, şimdi de.

Benim de bir işe yaramam lazım ama gözüm bir şeye, yarısı boş evin içindeki o bir tanecik koliye takıldı. Tüm kolileri bantladık sanıyordum ancak bunu ne kategorilendirmişiz ne de kapağını kapatmışız. İçine bir göz atıyorum; birkaç plak, kardeşimin mezuniyet fotoğrafı, onun kitapları ve bir defter. Nedendir bilinmez, bu defteri şimdiye dek hiç görmedim. Bir ecza şirketinin eşantiyonu gibi duruyor. Dayım getirmiş olmalı. Kardeşimin mi acaba? En iyisi açıp içine bakmak, ne de olsa kamyon yükleniyor bir şekilde, mola verebilirim. Ben otuzları geçeli oldu biraz, bahanem de hazır. Belimdeki ağrı kendini hissettiriyor derim geçer. Odağımı deftere veriyorum yeniden, sayfalar sararmış, kenarları büzüşmüş. Kardeşimin yazısını beklerken anneminki ile karşılaşıyorum. Birkaç kelime yazılmış. Bazı sayfalar boş. Diğerlerinde ise başı sonu belli olmayan paragraflar. Tarihler, tatlı tarifleri, matematik hesapları… Annemin bir nevi resmî olmayan tarihi bu.

İlk sayfasına gidiyorum usulca. Babamın görücüye geldiğini yazmış. 10 Mayıs. Evlenmişler. İlerliyorum, benim doğumum:

Dört tane büyük baş aldık. Bu sene iyi otlatırsak sütlerden iyi kazanırız. İstanbul’a gitme şansımız var. Kurtulacağız bu köyden. Bir yıl sonrası. İstanbul’a geldik. Şimdilik kaynımın yanındayız. Büyük küçük hiç fark etmez, kendi evimize geçsek yeter bana. Ne yapsam gözlerine batıyormuş gibi hissediyorum. Oğlumuz doğdu. Her şey daha zor şimdi. Geçinmek ne büyük dert. Konfeksiyona başladım. Öğlenleri komşuda bizim oğlan. Akşam gelince emziriyorum, bir gözüm kapalı ayağımda sallıyorum. Ben mi onu uyutuyorum o mu beni, belli değil. Gecemle gündüzüm karıştı.”Durup bu cümleye bakıyorum. Bir varoluş müjdesi mi bu, yoksa yaprak dökümü mü? Okurken genzim yanıyor. Ben daha dünyayı tanımadan emanet edilmişim birilerine. Sayfaları hırsla karıştırıyorum; aylar, bazen yıllar atlanmış.

O boşluklarda ne olduğunu merak etmiyorum. Çünkü biliyorum. Yazılamayacak kadar dolu, ağır ve kelimesiz günler var hayatta. Annem o boşluklarda sadece nefes almış, yazmaya dermanı kalmamış.

Sonra kardeşimin sayfasına geliyorum. İşte o yakıcı sızı tam burada, göğsümün ortasında başlıyor. Tarih de var saat de. “Kar yağıyor,” yazmış annem, “Ev sıcak.” Yanları işlemeli sayfalar… Bir de not: “Çok ağlamadı, doğuştan akıllı bir çocuk o.” Sayfanın köşesinde küçük bir leke var. Çay mı, süt mü belli değil. Ama o leke bana çok şey anlatıyor. Annem o satırı yazarken elinde bir şey tutuyormuş; kardeşimle ilgili bir cümle kurarken, hayatın tadını çıkarıyormuş. O anın bir keyfi varmış. Benim sayfamda böyle bir iz yok. Orası tertemiz, dümdüz, ıssız. Yaşanmaya değer bir hayatım mı yoktu, yoksa ben sadece o zor günlerin bir yan etkisi miydim? Nedir bu alıntısızlığın sebebi?

Kardeşim dışarıdan sesleniyor, kamyon dolmuş. Sesi odanın boş duvarlarında yankılanıyor. Bakışlarımı defterden ayırmıyorum. İçimdeki o ateş, sayfanın üzerindeki o küçük lekeye bakarken yavaş yavaş sönüp yerini taş gibi ağır bir kabullenişe bırakıyor. Annem o günleri yaşarken bana ayıracak mürekkebi kalmamıştı çünkü o mürekkeple sadece borç harç hesaplıyordu. Kardeşime gelince; hayat ona sadece yazacak yer değil, o çayı içecek, o lekeyi bırakacak zamanı da vermişti.

Düşününce, annemle babamın doğum tarihleri de yok bu defterde. Bir yerde, satır arası bir cümlede geçiyor sadece. “Benim günüm de belli değil,” diye yazmış annem, altına tarih atmadan. Babamınkini de kimse not etmemiş. Babam hep “kirazlar vardı” der, annem “havalar ısınmıştı” diye ekler. Ne gün belli ne de ay. Onların böyle bir hissi olmuş muydu acaba?

Kıskançlık hâlâ orada, defterin sarı sayfaları arasında bir toz gibi duruyor ama artık canımı yakmıyor. Sadece, sonradan fark edilen eksik bir eşya gibi; orada olması gerektiğini biliyorum ama artık peşine düşmüyorum. Kardeşimin sayfasını kapatırken, kendi boşluğuma son kez bakıyorum. Payıma düşen buymuş, ıssız bir başlangıç. O sessizlik bana kalmış. Güç mü, bilmiyorum. Ama artık benim.

Mürekkebin bana yetmediği, kardeşime ise taştığı o defter… Onu kolinin içine, en dibe bırakıyorum. Bir gün biri o boş sayfalardan birine bir şey yazabilir. Ben yazmam. Kardeşim de yazmaz. Bazı boşluklar öylece kalmalı.

Bu yazıyı paylaşın
Scroll to Top