Küçük Kara Balık, Martı Jonathan Livingston ve Küçük Prens’te Yolculuğun Anlamı

Mohsen HECRI

Moein sözlüğüne göre yolculuk, ilk anlamıyla bir şehirden veya bir yerden çıkarak başka bir yere gitmek olarak tanımlanır. Bir başka deyişle yolculuk, yer değişimi anlamına gelir. Bu anlam İngilizcede “travelling” veya “journey”, Arapçada “seyahat” [Türkçede yolculuk] ile eşdeğerdir.

Ancak bu makalede tartışılan konu yolculuğun ikinci anlamıdır. Yukarıda adı geçen kaynağa göre yolculuğun ikinci anlamı bir kişinin ruhunun dönüşümü ve “hakikate doğru yolculuk etmesi” anlamına gelir. Bu yolculuk sürecinde yolcu, kötü özelliklerden arınıp iyi özelliklere doğru yola çıkar.

Kavramsal açıdan bakıldığında yolculuk mefhumunun ikinci anlamını, yolculuk esnasında bireyin bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçmesi şeklinde tarif etmek mümkündür. Böylece ana kavramın yani yer değiştirmenin tartışılmasına gerek kalmayarak yolculuk, değişim ve dönüşüm (trans) veya oluşum (becoming) kavramlarıyla eşdeğer hale gelecektir. Her halükârda yolculuk, ilk anlamında olduğu gibi ikinci anlamında da, başlangıç noktası ile varış noktası arasında yer değiştirmeyi ifade eder. Bu çerçevede yolculuk, mekan değiştirmek anlamına gelse bile, insan nefsinin dönüşümüne bağlı fonksiyonel bir değişim olacaktır. Başka bir ifadeyle yolculuk, “ufuklara veya uzaklara gitmek” başlığı altında bir fiziki gerçeklik ise, o zaman yolculuğun ikinci anlamı seyyahın içsel değişim ve dönüşümü olacaktır.

Yolculuk kavramanın birinci ve ikinci anlamları, Ebu Hamid Gazali’nin yaşam tarzında da açıkça görülmektedir:

“Bir gün Bağdat’tan ve tüm gönül verdiklerimden ayrılmaya karar veriyor, ertesi gün vazgeçiyordum. Dünyanın şöhreti beni zincire vurmuş, makamıma bağlamıştı. Bir iman tellalı haykırıyordu: Yola çık! Yola çık! Ömürden geriye kısacık bir zamandan başka bir şey kalmadı ve yarın önünüzde uzun bir yolculuk var…”[1]

William Epson Yedi Tür Belirsizlik (Seven Types of Ambiguity) adlı eserinde benzer bir düşünceyi ortaya koymaktadır. Yazar, düşüncesini dilbilimsel çıkarımlarla ifade eder. Ancak onun yetkisi dışında kalan çıkarımlar da vardır ve bu nedenle gizli kavramlar bu alanda saklı kalmaktadır. Bu bilinçaltı, edebiyatta dil aracılığıyla kendini gösterir ve dile otopsi yapılarak yazarın bilinçaltına ulaşabilir.[2]

Bununla birlikte belki “yolculuk” kavramının başlangıç noktası ile varış noktası arasındaki hareket anlamındaki tanımı dikkate alınarak Martı, Küçük Kara Balık ve Küçük Prens adlı üç kitap üzerinden söz konusu kavramın örtülü anlamı incelenebilir.

Martı Jonathan Livingston ve Küçük Prens kitaplarını değerlendirirken çeviri metni esas alınmıştır. Yolculuk kavramını araştırırken, “yolculuk” kelimesi kullanılmasa da dönüşümü (trans) ifade eden seyahat anlamını çağrıştıran temalar ele alınmıştır. Zaten bazı kültürlere göre yolculuk kavramı, başlangıç noktasından uzak bir noktaya geçmek anlamına gelir ve önemli bir yer değişikliğine işaret eder. Gezginin amacına ulaşabilmesi için içinde yaşadığı dünyadan tamamen ayrılması ve bağlarını koparması gerekir. Bu durumda, gezginin her zamanki rutininden vazgeçmesi ve bir yöntem benimsemesi gerekir. Adı geçen üç kitapta yolculuğun ikinci anlamlarının değerlendirilmesine ve karşılaştırılmasına neden olan şey, yolculuğun hikâyedeki biçimsel ve tematik kullanımı ile bu kitapların yazarlarının insanın değişim ve dönüşümüne dair idealist bakış açısıdır.

İçsel dönüşüm ve kendini keşfetme yolculuğu

Martı Jonathan Livingston adlı eserde hikâyenin baş kahramanı Martı Jonathan, yeni bir uçma yöntemini öğrenmeye çalışır. Martı Jonathan’ın aldığı karar, diğer martılara tuhaf gelen ve bir anlamda geleneklerini bozan bir davranıştır. Çünkü martılar sadece yiyecek bulmak için uçmayı öğrenmişlerdir. Martı Jonathan uçmayı asıl hedefi olarak görür. Sonunda uzun bir eğitimin ardından yüksekten uçmayı ve keskin uçan bir şahin gibi yere düşmeyi öğrenir ve hızını her geçen gün daha da artırır. Richard Bach, Martı Jonathan’ın içsel yolculuğunu şöyle anlatır:

“Balıkçı teknelerinin peşinden bezgince ileri geri sürünmenin ötesinde, gerçek bir anlam bu! Bilgisizlikten sıyrılıp çıkabiliriz, kendimizi mükemmel, zeki ve yetenekli yaratıklar haline getirebiliriz. Özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz.”

“Çoğu martılar, uçuşun en basit gerçeklerinden ötesini öğrenmeye zahmet etmezler-kıyıdan yiyeceğe ve oradan geriye ulaşmak. Martıların çoğu için uçmak değildir önemli olan, boğazdır. Bu martı ise yemeyi değil, uçmayı önemsiyordu. Uçmayı her şeyden çok seviyordu Martı Jonathan Livingston.”

“Yaşamın anlamını, daha yüce bir amacını bulan ve ona ulaşmaya çabalayan bir martıdan daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var. Öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak! Bana bir şans tanıyın, size buluşlarımı gösterme fırsatı verin…”

“Her gün yeni şeyler öğrendi… ve göz kamaştırıcı, duru gökyüzüne ulaşabiliyordu… hem de bütün öbür martılar, sisten ve yağmurdan göz gözü görmeyen kıyılarda pinekleyip dururken. Güçlü rüzgârlarla kara parçalarının ta içlerine ulaşmayı ve oralardaki nefis böceklerle beslenmeyi de öğrendi. Bir zamanlar sürünün tümü için umduklarını, şimdi yalnızca kendisi için elde ediyordu. Uçmayı öğreniyordu ve karşılığında ödediği bedel nedeniyle pişmanlık duymuyordu. Martı Jonathan, bir martının yaşamını o denli kısaltan nedenlerin, sıkıntı, korku ve öfke olduğunu keşfetti ve bunları zihninden silerek uzun, güzel bir yaşam sürdü.[3]

Samad Behrengi Küçük Kara Balık’ın içsel yolculuğunun başlangıcını bir soruyla ifade eder. Göletteki toplumun mevcut geleneklerinin sorgulanmasına sebep olan bir soru:

“Irmağın nereye kadar gittiğini görmek istiyorum. Biliyor musun anneciğim, aylardır bu ırmağın sonu neresi diye düşünüp duruyorum… Ben böyle gezmelerden bıktım artık. Yola düşüp gitmek, başka yerlerde neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Bu lafları bana birinin öğrettiğini düşünüyorsun ama bilmeni isterim ki çoktandır düşünüyordum ben bunları. Elbette ondan bundan da çok şey öğrendim. Örneğin şunu anladım: Balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar. Sürekli sızlanır, lanet okur, her şeyden şikayet ederler. Ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?[4]

Saint-Exupéry de yolculuğu, başkalarının hayata dair algılarına yönelik şikayet içeren sorusuyla Küçük Prens’in içsel dönüşümü olarak tanımlamaktadır.

“Çiçeklerin milyonlarca yıldır dikenleri var. Milyonlarca yıldır koyunlar dikenli çiçekleri de yiyorlar. Peki bu çiçeklerin hâlâ dikenleri olsun diye çabalamalarının nedenini anlamaya çalışmak önemli işlerden sayılmıyor. Koyunlarla çiçekler arasındaki bu savaş kırmızı yüzlü adamın topladığı rakamlardan daha mı önemsiz? Hele benim gezegenimde, yalnız benimkinde yaşayabilen bir çiçeğimin olduğunu, bunu koyunun bir ısırışta yok edebileceğini düşün. Bu çok mu önemsiz?[5]

Aslında Küçük Prens’in içsel yolculuğu, onun ufak gezegenindeki biricik dostu olan çiçeği hakkındaki bakışının değişmesidir. Küçük Prens, coğrafyacıya şu soruyu yöneltir:

“Benim çiçeğim hızla yok olma tehlikesiyle mi karşı karşıya?”

“Kesinlikle öyle.”

Ve Küçük Prens kendini suçlar:

“‘Çiçeğim gelip geçici’ dedi küçük prens kendi kendine. ‘Kendini her şeye karşı savunmak için yalnızca dört dikeni var ve ben onu gezegenimde yapayalnız bıraktım!’”

Ve hikâyenin bir bölümünde yılanın ona sorduğu “Seni buralara getiren nedir?” sorusunu şöyle yanıtlar:

“Bir çiçekle sorunlarım vardı.”

Küçük Prens, Martı Jonathan ve Küçük Kara Balık gibi önceki yaşam biçimini eleştirmese ve o yaşam tarzından hoşlanmasa da toplumsal koşullara karşı protestocu bir yaklaşımda bulunmaktan çiçeği hakkında yaptığı kişisel ihmalini düşünmektedir. Küçük Prens sanki iç dünyasında her şeyden çok kendi yenilenmesini düşünen ve sürekli kendisiyle bitmek bilmeyen bir mücadelenin içinde olan bir ariftir. Saint-Exupéry, Küçük Prensi toplumun bir ferdi olarak değil, isimsiz, ufak bir gezegen üzerinde bulunan bir varlık şeklinde tasvir eder. Fakat Martı Jonathan ve Kara Balık‘ın bireysel özellikleri ise toplumun içinde tasvir edilir, bu nedenle onların içsel dönüşümlerinin yansıması sosyal ilişkilerde de görülebilmektedir.

Yolculuk sürgün demektir

Martı Jonathan’ın karakteri içsel bir yolculuğun aşamalarından geçtikten sonra ortaya çıkar. Çünkü Martı Jonathan’ın yeni düşünceleri daha önce hiçbir martının denemediği bir uçma yönteminin seçilmesine yol açar. Ancak bu değişim martılar topluluğunun kolay kolay tahammül edebileceği bir şey değildir.

“İndiğinde, Martı Kurultayını toplantı halinde buldu. Aslında toplantının bir süredir onu beklediği anlaşılıyordu. ‘Martı Jonathan Livingston! Ortaya çık!’ Yaşlı kurultay başkanı en törensel sesiyle konuşmuştu. ‘Ortaya çıkma’ yalnızca büyük utanç ya da büyük onursuzluk anlamına gelirdi. Martı önderlerini saptamak için ise, ‘Onur Adına Ortaya Çıkma’ çağrısı yapılırdı. Elbette, diye düşündü. Bu sabahki Kahvaltı Sürüsü yaptığım devrimi gördü. Ama ben onurlandırılmak istemiyorum ki! Önderlikte gözüm yok. Yalnızca buluşlarımı paylaşmak, önümüzde açılan engin ufukları göstermek istiyorum. Bu düşüncelerle ortaya doğru ilerledi. Yaşlı Kurultay Başkanı: ‘Martı Jonathan Livingston’, dedi. ‘Martı Soydaşlarının bakışları altında, utanç adına ortaya çık.’ İşte o an, kaynar sular döküldü başından aşağıya. Dizlerinin bağı çözüldü, tüyleri sarktı, kulakları uğuldadı. ‘Utanç adına ortaya çıkmak? Hayır olamaz! Ya Devrim! Anlamıyorlar! Yanılıyorlar… Yanılıyorlar! …bağışlanmaz bir sorumsuzlukla’ diye diye yankılandı o törensel ses, ‘Martı Ailesinin geleneğini ve saygınlığını sarsarak…’ Utanç adına ortaya çıkmak, martı toplumundan dışlanmak ve Uzak Kayalar’a tek başına sürgün edilmek anlamına geliyordu.”

Bach’ın tanımına göre, Martı Jonathan’ın içsel dönüşümü, devamında beklenmedik ve kaçınılmaz bir biçimde, martı toplumu tarafından dışlanmasına neden olur. Bunun nedeni Martı Jonathan’ın içsel dönüşümünün ortaya çıkması ve artık yalnızca içsel bir keşif arayışında olmamasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla onu dışlayıp sürgüne göndermekten başka bir seçenek söz konusu değildir. Hikâye boyunca Martı Jonathan açıkça “lider olma peşinde değilim” cümlesini defalarca dile getirmiştir. Ayrıca kendi içsel dönüşümü ile beraber martılar topluluğun liderlik sisteminin sarsılmasına karşı olduğunu haykırmıştır. Tüm bunlara rağmen Martı Jonathan martılar topluluğunun köklü geleneklerini ihlal etmekle suçlanır. Bu suçlama onu sürgüne göndermek için yeterli bir sebeptir ve Martı Jonathan’ın zorlu yolculuğu böylece başlar.

Kendiliğinden yolculuk veya gönüllü göç

Küçük Kara Balık, Martı Jonathan’dan farklı olarak içsel yolculuğunu dışsal yolculuğa uyarlar ve içsel dönüşümün sürekliliği içinde yeni bir dünya arayışına girer. Bu yüzden isteğe bağlı yolculuğa çıkma ve göletten ayrılma motivasyonunu yüksek sesle duyurur.

“Irmağın nereye kadar gittiğini görmek istiyorum. Biliyor musun anneciğim, aylardır bu ırmağın sonu neresi diye düşünüp duruyorum. Ama hâlâ işin içinden çıkamadım. Dün geceden beri gözüme uyku girmedi. Nihayet, gidip ırmağın sonunu bulmaya karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini bilmek istiyorum.”

Martı Jonathan’ın hikâyesinde dışsal yolculuk yeni yaşam düzeninin istenmeyen sonucuyken, Küçük Kara Balık kendi hikâyesinde, çıktığı yolculuk boyunca farklı bir yaşam biçiminin arayışındadır. Bahsi geçen arayış, kendisinin yaşadığı gölette mevcut durumundan duyduğu memnuniyetsizliğin bir göstergesi olarak görülebilir. Küçük Kara Balık’ın başlattığı yolculuğun sebebi ise ırmağın sonundaki dünya ile ilgili bilgi edinmekten ibarettir. Zira o varoluşun gerçek anlamının, içinde yaşadığı göletin ötesinde olması gerektiğini hisseder. Küçük Kara Balık yolculuğunda, “dünya yalnızca içinde yaşadığımız yerden ibarettir” iddiasında bulunan herkese meydan okur.

“Balık: – Şu su birikintisinden dışarı çıkamayan sizler nasıl dem vurursunuz dünyayı dolaşmaktan?

Yavru kurbağalar: – Bunun dışında başka bir dünya daha mı var?

Balık: – Var ya. Düşünün bakalım, bu su nerelerden geliyor buraya ve neler var suyun dışında?

Yavru kurbağalar: – Suyun dışı da ne demek? Biz suyun dışını hiç görmedik.”

Küçük Kara Balık, yolculuğu sırasında yengeç ile karşılaştığında da aynı düşünceyi tekrarlar:

“- Dünyayı dolaşmaya gidiyorum ve sizin avınız olmayı hiç mi hiç düşünmüyorum.”

Küçük Kara Balık, bilinmeyen dünyada onu neyin beklediğini bilmese de dışa dönük olması içinde yaşadığı geleneksel düşünceler ile sınırlandırılmış ortamın dışına çıkmak için çaba sarfetmesine yol açar. Küçük Kara Balık ırmağın sonuna doğru giderken daha farklı ve karakterine daha uygun bir yaşam tarzına ulaşabileceğini düşünür. Onun amacı bilinçlidir ve bu yolda onu bilinç denizine ulaşmaktan alıkoyan pek çok tehlikenin gizlendiğini bilir.

Küçük Kara Balık’ın yolculuk örneğindeki asıl mücadele, kararlı irade ile kısıtlayıcı koşullar arasındadır. Aksine Martı Jonathan varlığının gizli köşelerini araştıran içe dönük bir kişidir. Dolayısıyla, Martı Jonathan’ın yolculuğunun içsel bir yönü vardır. Küçük Kara Balık ile Martı Jonathan’ı karşılaştırdığımızda, Küçük Kara Balık’ın araştırmacı ruhlu ve bilgi arayışında olan bir entelektüeli çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Martı Jonathan’ın ise, onu hakikate doğru götüren bir arifin yolunu izlediğini söylemek mümkündür. Bu nedenle, egemen bir toplumsal sisteme açıkça karşı gelen Küçük Kara Balık’ın aksine Martı Jonathan, yalnızca kendini içsel bir yolculuğa hazırlamak ile uğraşır. Buna rağmen, Martı Jonathan içinde yaşadığı martılar toplumunun gazabından uzak duramaz ve sürgün edilir. Zira farklı bir yaşam tarzı geleneksel yapılara karşı olmasa bile, bir çelişkiye yol açmaktadır.

Yolculuk kaçış demektir

Küçük Prens’in ufak gezegeninden çıkışı ve dünya dahil diğer gezegenlere yaptığı yolculuk Martı Jonathan’ın sürgün edilme kavramıyla aynı değildir. Küçük Kara Balık’ın idealist göçünü de çağrıştırmıyordur. Daha ziyade, Küçük Prens’in kendi yorumuna göre bu yolculuk, çözümü bulunamayan sorunlardan bir kaçıştır. Saint-Exupéry açısından bakıldığında, sorunlara uygun cevapların bulunamaması doğal olarak Küçük Prens için mevcut durumdan kaçışına yol açıyor gibi görünmektedir.

“‘Koyun… Koyun çalıları yiyorsa çiçekleri de yer, değil mi?’ ‘Koyunlar bulabildikleri her şeyi yerler.’ ‘Dikenli çiçekleri de mi?’ ‘Evet dikenli çiçekleri de.’ ‘Öyleyse dikenler… Ne işe yararlar ki?..’”

Küçük Prens ufak gezegeninde diğer çiçeklerden farklı bir çiçek yetiştirmektedir. Çiçek, Küçük Prens’in sevgisine ve şefkatine susamıştır ancak bu duyguyu belli etmez ve bunun yerine Küçük Prens’in dikkatini çekmeye çalışır. Ancak Küçük Prens ondan şüphelenir ve onu kibirli biri olarak görür.

“Böylece Küçük Prens tüm sevgisine, iyi niyetine karşın bir süre sonra çiçeğinden şüphe etmeye başlamıştı. Önemsiz sözleri çok fazla ciddiye almış, sonuçta da mutsuz olmuştu. “Onu dinlememeliydim,” dedi bir gün bana. “İnsan hiçbir zaman çiçeğini dinlememeli. Ona bakmalı ve güzel kokusunu içine çekmeli yalnızca. Çiçeğimin kokusu bütün gezegene yetiyordu. Ama ben ona hak ettiği inceliği gösteremedim.”

Ancak tüm bunlara rağmen dürüstçe ondan kaçmaması gerektiğini itiraf eder.

“Ondan uzaklaşmamalıydım… Onun bana yaptığı o küçük numaraların arkasında yatan sevgiyi anlamalıydım. Çiçekler çok tutarsız oluyorlar. Ama onu nasıl sevmem gerektiğini bilemeyecek kadar küçüktüm…”

Küçük Prens’in yolculuğu sevginin yanlış anlaşılmasıyla başlar. Küçük Prens, çiçeğinin sevgisinden kaçmasına rağmen, geçmişi unutmayıp sürekli çiçeğinin kaderini düşünür. Her ne kadar Küçük Prens istemese de çiçeği ile yaşadığı anılar yolculuğunun ayrılmaz bir parçası haline gelip yolculuk boyunca ona eşlik eder. Özellikle çiçeğinin sonsuza kadar yaşamayacağı ve onu bir daha göremeyeceği ihtimalini fark ettiğinde Küçük Prens kendini şu şekilde ifade eder:

“‘Çiçeğim gelip geçici,’ dedi küçük prens kendi kendine. ‘Kendini her şeye karşı savunmak için yalnızca dört dikeni var ve ben onu gezegenimde yapayalnız bıraktım!’”

Dolayısıyla Küçük Prens’in yolculuğa çıkma nedeni, Martı Jonathan’ın hakikati bulması veya Küçük Kara Balık’ın farkına varması gibi değil, belki kafa karışıklığı yaşayıp derin felsefi soruların cevabını bulma çabasıdır.

Yolculuğa çıkmak ütopyayı aramak demektir

Ütopyanın tek bir tanımını sunmak mümkün olmasa da ortak bir nokta üzerinde durabilmemiz mümkündür: Ütopya, insan yaşamının en çok arzu edilen ve en mükemmel yaşam tarzının simgesidir. Başka bir deyişle, ütopya göze çarpan eksikliklerin olmadığı, mükemmellik, sevgi, adalet, özgürlük ve bağımsızlığın en zirvede olduğu bir durum demektir. Bu anlamdan yola çıkarak, inceleme konusu olan her üç eserde de ütopya arayışının, karakterlerin kendi varoluşlarını mükemmel bir noktaya taşımak amacıyla yola çıktıkları bir yolculuğun ana temalarından biri olduğunu söylemek olasıdır.

“Sonra onlar geldiler. Vakit akşamdı. Ve Jonathan’ı, sevgili gökyüzünde, tek başına ve huzur içinde süzülürken buldular. Kanat uçlarında beliriveren iki martı, yıldızlar gibi duruyordular. Martı Jonathan düz uçuşa döndüğünde uzun süre sessiz kaldı. ‘Pekala’, dedi sonunda. ‘Kimsiniz siz?’ ‘Bizler senin süründeniz Jonathan. Kardeşleriniz.’ Sözcükler güçlü ve duruydu. ‘Seni daha yukarılara çıkarmaya geldik, evine götürmeye.’ ‘Evim yok benim. Benim Sürüm yok. Dışlanmışım ben. Şimdi Büyük Dağ Rüzgârının tepesinde uçuyoruz. Bu yaşlı gövdeyi, belki ancak yüz metre daha yükseltebilirim, ama daha fazla değil.’ ‘Hayır Jonathan, başarabilirsin. Çünkü öğrendin. Bir okul bitmiştir, başka bir okula başlama zamanıdır şimdi.’ ‘Hazırım’ dedi sonunda. Ve Martı Jonathan Livingston, yıldız parlaklığındaki iki martıyla birlikte, göğün koyu karanlığında uzaklaşarak gözden kayboldu. Cennet buymuş demek diye düşündü ve hemen arkasından gülümsedi kendi kendine. Henüz eşiğindeyken cenneti yorumlamaya kalkmak pek de saygın bir tavır olmasa gerekti. Işık saçan iki martıyla kenetlenip Yeryüzünden bulutların üzerine yükseldiğinde, kendi bedeninin de onlarınki gibi parlamaya başladığını görmüştü. İçinde daima dipdiri kalmış olan genç Martı Jonathan oradaydı halâ, ama dış görünüşü değişmişti. Bedeni yine bir martınınkini andırıyordu ama şimdiden, eskisiyle kıyaslanamayacak kadar iyi uçuyordu. Yeryüzündeki çabamın yarısıyla, oradaki başarılarımın iki katını elde edebilirim, diye düşündü.”

Bach’a göre ütopya, mütemadiyen yenilenen ve durmaksızın bilginin yeni tezahürlerine erişen, her mükemmelliğin ardından yeni bir mükemmelliği keşfeden, ona doğru hareket etmesi gereken bir yüce düşüncedir.

“‘Chiang, burası cennet filan değil, öyle değil mi?’

Ay ışığında gülümsedi Yaşlı: ‘Öğreniyorsun yine Martı Jonathan’, dedi.

‘İyi ama bundan sonra ne olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?’

‘Hayır Jonathan, öyle bir yer yok. Cennet ne bir zamandır, ne de bir mekan. Cennet yetkinliğin ta kendisidir.’ Sustu bir an. “Sen çok hızlı bir uçucusun, değil mi?’

‘Ben … ben hızı severim’, dedi Jonathan.

Vasimin fark etmiş olmasına hem şaşırmış, hem de onur duymuştu bundan.

‘Yetkin hıza ulaştığında, cennete ulaşmış sayılırsın Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mildir, ne milyon mil, ne de ışık hızı. Çünkü herhangi bir sayı sınırdır daima, oysa yetkinlik sınır tanımaz. Yetkin hız cennettir yavrum.’ ”

Küçük Kara Balık’ın ütopyaya doğru çıktığı yolculuğu, Martı Jonathan’ınkine benzer bir üslup taşımaktadır. Küçük Kara Balık da Martı Jonathan gibi içinde bulunduğu sınırlı ve sıkıcı ortamından bıkmış ve ideal bir dünya arayışı içerisindedir. Irmağın sonu, içinde yaşadığı göletin sınırlarının olmadığı bir yerdir.

“Küçük Kara Balık öğle olana kadar gitti. Artık dağ ve vadi bitmişti ve ırmak dümdüz bir kırdan geçiyordu. Sağdan soldan birkaç küçük çay da ırmağa katılmış ve su bir o kadar çoğalmıştı. Kara Balık suyun çokluğundan zevk alıyordu. Birden kendine geldi ve suyun dibinin olmadığını gördü. O yana gitti, bu yana gitti, hiçbir kenara ulaşamadı… Yolda bir balık sürüsüne rastladı. Binlerce binlerce balık!

Sordu birine: – Arkadaş, ben yabancıyım. Uzaklardan geliyorum. Burası neresi?

Balık arkadaşlarına seslendi: – Bakın, bir tane daha…

Sonra Kara Balığa: – Arkadaş, hoş geldin denize.”

Bach ve Behrengi’nin yorumundan yola çıkılarak, ütopyaya doğru yolculuğun bilinç yoluyla gerçekleştiğini, bilişsel sınırlamaların ortadan kalktığını ve bireyin hiçbir engele takılmadan varoluş denizine daldığında kendi ütopyasına ulaştığını söylemek mümkündür. Özgürlük, adalet ve sevgi böyle bir durumun öğeleri arasında yer almaktadır.

Küçük Prens hikâyesinde, ütopyaya yolculuk daha karmaşık bir biçimde anlatılmaktadır. Saint-Exupéry’nin ütopya anlayışı varoluşun estetik yorumuna dayanmaktadır. Yani ütopyaya ulaşmanın tek yolu bilince ulaşmak değil, belki yazarın her gece Küçük Prens yanından ayrıldıktan sonra baktığı ufak gezegen, sevgi ve mutluluğun ölçüsü olduğu bir hayat modeli de olabilir. Sanki yazar Adem’in hikâyesini bir kez daha tekrarlayıp ütopyadan dünyaya bir geri dönüş yapar. Küçük Prens’in küçük cennetindeki problemi bir gül ile sevgi bağı kurmaktır, ancak diğer gezegenlere gittiğinde her gezegende aşk kavramından yoksun, güce, çıkara ve egoya kapılmış yalnız bir insan görür. Yer gezegenine ayak bastığında, yalnız bir pilota rastlar. Pilot uçmak için yapılan bozuk bir cihazla uğraşmaktadır.

“Yıldızlar bütün insanların,” diye yanıtladı.

“Ama her insan için aynı değiller. Yolcular için, yıldızlar yol gösterici. Ötekiler için yalnızca gökyüzündeki pırıltılar. Bilim adamları için hepsi birer problem. İş adamı için zenginlik. Ama bütün yıldızlar sessiz. Sen… Yalnızca sen yıldızlara herkesten farklı sahip olacaksın…”

Saint-Exupéry’e göre herkesin ütopyası kişinin kendi isteğine göre anlamlandırılır, ancak Saint-Exupéry aynı zamanda tüm ütopyalarda görünen sorumluluk duygusu kavramının da altını çizmektedir. Küçük Prens’in ütopyası, çiçeğinin sorumluluğunu üstlenmiş bir gezegenin sakinidir ve Küçük Prens kendi çiçeğini yalnız bırakıp yolculuğa çıktığı için kendisini suçlar. Hikâyede tilki ile konuşurken, tilkiden şu cümleleri duyar:

“‘İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez.’

‘Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez,’ diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.

‘Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır.’ ‘Onun için harcamış olduğum zaman…’ diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu. ‘İnsanlar unuttular bunu,’ dedi tilki. ‘Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun…’

‘Ben gülümden sorumluyum,’ diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı.”

Platon’un ütopyası erdem şehri, Marx’ınki ise saf adalet vadisi olarak tanımlanırsa, Saint-Exupéry’nin ütopyası sevgi ve sorumlulukla tanımlanır ve sevginin olduğu yerde sorumluluk duygusu da vardır. Küçük Prens ise aslında küçük çiçeğinin aşkından kendisinin sorumlu olduğunu anlayınca ütopyasına adım atmış olur.

Behrengi de aynı biçimde ütopyayı sorumluluk ile bağdaştırmaktadır. Küçük Kara Balık, özgürlüğün zirvesi olan denize ulaştıktan sonra üzerine düşen sorumluluğu anlar.

Martı Jonathan da özgürlüğün ve bilincin zirvesine sorumluluk duygusuyla beraber ulaşıp vaat edilmiş ütopyaya ulaşmış olmasına rağmen diğer kuşlara yüksekten uçmayı öğretmek hedefiyle yeryüzüne geri döner.

“Bir martının Kurultaya karşı yanıt hakkı kesinlikle yoktu ama Jonathan’ın sesi yükseldi. ‘Sorumsuzluk mu? Ama kardeşlerim!’ diye haykırdı. ‘Yaşamın anlamını, daha yüce bir amacını bulan ve ona ulaşmaya çabalayan bir martıdan daha sorumlu biri olabilir mi? Binlerce yıldır balık kafaları kovalayıp durduk, ama şimdi bir yaşama nedenimiz var. Öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak! Bana bir şans tanıyın, size buluşlarımı gösterme fırsatı verin…’”

Her üç eserin anlamsal yapısında görülen benzerlik, ütopyada yaşayan bireyin önemli bir özelliği olarak başkalarına karşı sorumluluk duygusunun vurgulanmasıdır. Bu duygu ortaya çıkmadığı takdirde ütopya arayışı her ne kadar maneviyat havasıyla süslenmiş olsa da, kişisel çıkarların peşinden koşmaktan başka bir şey değildir.

Uzaklara yolculuk yapmak varoluş gerçeğini keşfetmek demektir

Uzak yerlere yolculuk denildiğinde bir bireyin içsel yolculuğunun yanı sıra dışsal bir yolculuğa çıkması da kastedilmektedir. Bu tanım biçimsel anlamıyla yolculuk kavramına uymaktadır. Aslında birey belirli bir başlangıç noktasından yolculuğuna başlar ve bir hedefe doğru devam eder. Dışsal bir yolculuk kaçınılmaz olarak içsel bir yolculuğun ardından ortaya çıkmaktadır. Sanki içsel yolculuğun sonuçları, istemsizce somut ve görünür ilişkilerin bir parçası haline gelip insan oğlu değişikliğe uğradıkça, insanın yeni ufuklar keşfetmeye hevesi artar. Bu durum her üç eserde de açıkça görülmektedir.

Küçük Kara Balık, içsel bir dönüşümün ardından, göletin bitiş noktası hakkında soru sormaya başlayıp sorunun yanıtını bulmak için gönüllü olarak göleti terk ederek bilinmeyen bir yere doğru yolculuğa çıkar. Martı Jonathan da yaşam tarzını değiştirir ve bunun ardından martılar toplumundan dışlanarak zorunlu bir yolculuğa çıkar. Küçük Prens de ufak gezegeninden ayrılır ve sorularının yanıtını bulmak amacıyla yedi gezegene seyahat eder. Tabii bu yolculukların sonunda üç eserin üç karakteri de değişime uğrar. Ancak uzaklara doğru yolculuk etmek doğal olarak tehlikelerle doludur ve yolculuğunu başarıyla tamamlayan Martı Jonathan hariç, Küçük Kara Balık ve Küçük Prens, deneme yanılmalarının bedelini ağır bir şekilde öder. Küçük Kara Balık denizi keşfetmenin, özgürlük ve bağımsızlığa kavuşmanın sevinciyle o kadar sarhoş olur ki tehlikeyi unutur.

“Balıklardan biri: Yakında dileğine kavuşursun. Şimdi gidip dolaş ama su yüzüne çıkarsan balıkçıla dikkat et. Bu günlerde kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Günde dört beş balık avlamadan yakamızı bırakmıyor. Kara Balık deniz balıklarının sürüsünden ayrılıp tek başına yüzmeye başladı. Bir süre sonra su yüzüne çıktı. Güneş ışığı sıcacıktı. Küçük Kara Balık güneşin yakıcı sıcağını sırtında hissediyor, bundan zevk alıyordu. Küçük Kara Balık daha fazla düşünce ve hayal dünyasında kalamadı. Balıkçıl geldi, onu yakalayıp götürdü.”

Küçük Prens hayata karşı bütüncül bir bakış açısına sahiptir. Kendisi yolculuğunda farklı gezegenlere gider ve hayalleri ve idealleri içinde boğulanlarla konuşur: Tebaa olmamak için hükümdar arayan kral, kendisini övecek birini arayan egoist, işinin gerçek amacını unutan tüccar ve uçağını tamir etmeye çalışan çaresiz bir pilot. Küçük Prens tüm bunlarla konuşur ve sorularının cevaplarını bulmakla uğraşır. Ona göre fikir ayrılığının en üst seviyesi çiçeği ile yaşadığı yanlış anlaşılmadır ve asıl düşmanı, çiçeği otlanmasın diye ağızlık takılan bir kuzudur. Küçük Prens aynı bütüncül bakış açısıyla farklı hayvanlarla konuşmaya başlar, ancak yılanın onunla zehirli bir dille konuştuğunun farkında değildir:

“‘Zehirin etkili mi? Bana fazla acı çektirmeyeceğine emin misin?’ Olduğum yerde kalakaldım. Yüreğim parça parçaydı, ama hâlâ bir şey anlamıyordum. ‘Şimdi git,’ dedi küçük prens. ‘Duvardan inmek istiyorum.’

O zaman duvarın dibine baktım. Bakar bakmaz da yerimden sıçradım. Önümde, küçük prensin tam karşısında insanı otuz saniyede öteki dünyaya yollayacak sarı yılanlardan biri duruyordu…

Tam zamanında duvara sıçrayıp küçük adamımı kollarıma aldım. Yüzü kar gibi beyazdı. ‘Ne oluyor?’ diye bağırdım. ‘Neden yılanla konuşuyorsun?’”

Küçük Prens, hayatının son anlarında yazara şöyle der:

“Dinle beni. Biraz da o yılan yüzünden… Yani seni sokmasını istemem. Yılanlar kötü niyetli yaratıklardır. Bu da seni yalnızca zevk için sokabilir…”

Küçük Prens, dışsal yolculuğunun son aşamasında varoluş ilişkilerinin en derin anlayışına ulaşır ve kötülük ve çirkinliğin aşk ve saflık kadar gerçek olduğunu anlar ve tehlikenin sadece onun çiçeğini tehdit etmediğini, tüm tehlikelerin çiçeğini tehdit eden yaramaz kuzusuna ağızlık takmak kadar basit bir şekilde giderilmediğinin farkına varır. Ayrıca yılanlar, her ne kadar iyi niyetle yaklaşıp sizi sokmayacaklarına dair söz verseler de gerçekte farklı bir sonuç ortaya çıkabilecektir.

İnceleme konusu olan her üç eserdeki karakterlerin, içsel yolculuklarının sonuçları sevgi ve sorumluluk olarak nitelendirilirse, dışsal yolculuklarının sonucu bilinç ve farkındalık kazanmak olarak değerlendirilebilir. Küçük Prens, yılanla karşılaşmadan önce çiçeği ile yaşadığı asıl ve tek sorununun sadece aşk ve sevginin yanlış anlaşılması olduğunu düşünür. Ancak yılan tarafından sokulduktan sonra çiçeklerin de her zaman bir kuzu tarafından otlanabilme ihtimali olduğunun farkına varır.

Nitekim onun için bu çok ağır bir deneme yanılmadır. Sonra yine, “Biliyor musun,” dedi. “Çiçeğim… Ondan ben sorumluyum. Ve o çok güçsüz! Çok saf! Kendini savunmak için dört işe yaramaz dikeni var…”

Yolculuk ölüm ve sonsuzluğa gitmek demektir

Martı Jonathan, Küçük Kara Balık ve Küçük Prens’in yolculuğuna değinirsek, onların içsel bir dönüşümle yolculuğa başladıklarını, sonra var olan anormallikleri fark ettiklerini ve söz konusu anormalliklerle uğraştıklarını, ardından daha derin bir biçimde varoluşsal algılama çabalarını ve sonunda varoluşun sonsuzluğuna kavuştuklarını görebiliriz.

Ancak her üç hikâyede de yolculuk, ölüm ve yıkımı çağrıştırmaz. Bach, Saint-Exupéry ve Behrengi bir şekilde ölüm yolculuğunu varoluşun devamı olarak kabul eder. Belki de çocuk ve gençlerin kendilerine özgü fantastik hayal dünyaları sebebiyle hikayelerde yer alan ölüm kavramının daha basit bir dille anlatılması bu yaş grubu için daha uygun olabilir. Bu anlatım onların hayal dünyalarında ölüm ve yıkım yerine hayat ve varoluş kavramlarını çağrıştırmalıdır.

Martı Jonathan, son öğretilerinde öğrencisine şunları söyler: “Beden, düşüncenin kendisinden başka bir şey değildir. Yöntem ise disiplin ve sabırla kendi sınırlarımızı aşabilmektir.” Bach, Marti Jonathan’ın ölümünü şöyle betimliyor: “Bir an sonra Jonathan’ın bedeni havada dalgalandı ve saydamlaşmaya başladı. “Benim hakkımda saçma sapan söylentiler yaymalarına ya da benden bir Tanrı yaratmalarına izin verme, tamam mı Fletcher? Ben bir martıyım. Uçmayı seviyorum, hepsi bu…”

Behrengi, Küçük Kara Balık’ın ölümünü destansı bir dille ifade ederken Küçük Kara Balık’ın yasını tutmak yerine balıkçılın yok oluşunu anlatır. Ancak Küçük Kara Balık’ın ölümle karşılaşması daha gerçekçi görünmektedir ve Behrengi ölümü mistik metaforlarla anlatmamaktadır. “Küçük Kara Balık güneşin yakıcı sıcağını sırtında hissediyor, bundan zevk alıyordu. Usul usul ve keyifle deniz yüzeyinde yüzerken ‘Her an ölümle yüz yüze kalabilirim. Ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. Bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. Önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği….’ diye düşünüyordu.”

Sonunda Küçük Kara Balık, kötülüğün ve ihanetin sembolü olan balıkçılı yok eder ve kendisi de sonsuzluğa katılır. Öyle bir sonsuzluk ki Küçük Kara Balık’ın denize ulaşmasıyla anlamlandırılır.

Küçük Prens’in ölümü romantik bir atmosferde tasvir edilir. Ancak Saint-Exupéry, Bach ve Behrengi gibi, Küçük Prens’in ebedî yolculuğu için ölüm kelimesini kullanmaktan kaçınır.

“Ayak bileğinin dibindeki sarı bir parıltıdan başka hiçbir şey görülmedi. Bir an hareketsiz kaldı. Çığlık atmadı. Bir ağaç gibi yavaşça devrildi. Kuma düştüğü için hiç ses çıkmamıştı. Ve altı yıl geçip gitti bile… Bu öyküyü kimseye anlatmadım. Üzüntüm biraz hafifledi artık. Yani tümüyle geçmedi… Ama onun gezegenine döndüğünü biliyorum, çünkü gün doğduğunda gövdesini bulamadım… Ve geceleri yıldızları dinlemeyi çok seviyorum… Çok dikkatli bakın ki, eğer bir gün Afrika’daki çöle yolunuz düşerse tanıyabilesiniz. Bu noktaya geldiğinizde lütfen acele etmeyin. Yıldızın tam altında biraz durun. Ve eğer gülen, altın saçlı, sorularınıza yanıt vermeyen küçük bir adamla karşılaşırsanız, onun kim olduğunu biliyorsunuz. Eğer böyle bir şey olursa, ne olur beni de rahatlatın; döndüğünü haber verin bana…”

Sonuç olarak, inceleme konusu olan üç hikâyedeki karakterlerin yolculuk biçimi, Martı Jonathan’nın yolculuğu için nefsin yükselişi (self transcending), Küçük Kara Balık’ın yolculuğu için kendini bilinç akışına bırakmak (stream of consciousness) ve Küçük Prens’in yolculuğu için kendini keşfetmek ya da kendini gözlemlemek (self seeing) olarak sınıflandırılabilmektedir. Ancak bu şekilde yapılan tanımlar söz konusu yolculukların ortak noktalarının olmadığı anlamına gelmemektedir.

Kaynakça

Şüphe ve bilim (Shak va shenakht), çeviri: Sadegh Aynevand, Amir Kabir Yayınları, 1982, S.47

Edebiyat eleştirisi (Naghde adabi), Sirous Shamisa, Ferdows Yayınları, 2000, s.209

Farsçadan Türkçeye Çeviren: Sara BOKAIE

Kaynak metin: Hecri, Mohsen (2002) “معنا شناسی سفر در ۳ اثر”, Ketab-e Mah Koodak va Nojavan, ss.47-53.

  1. Şühpe ve Bilim (Shak va Shenakht), çeviri: Sadegh Aynevand, Amir Kabir Yayınları, 1982, S. 47
  2. Bkz. Edebiyat eleştirisi (Naghde Abadi), Sirous Shamisa, Ferdows Yayınları, 2000, S.209
  3. Ç.N.: Martı Jonathan Livingston eserinden yapılan doğrudan alıntılar, Say Yayınları tarafından yayınlanan çevirisinden alınmıştır. Çeviriler tarafıma ait değildir.
  4. Ç.N.: Küçük Kara Balık eserinden yapılan doğrudan alıntılar, Can Çocuk Yayınları tarafından yayınlanan çevirisinden alınmıştır. Çeviriler tarafıma ait değildir.
  5. Ç.N.: Küçük Prens eserinden yapılan doğrudan alıntılar, Mavibulut Yayınları tarafından yayınlanan çevirisinden alınmıştır. Çeviriler tarafıma ait değildir.

Bu yazıyı paylaşın
error: İçerik koruma altındadır!!
Scroll to Top