Petek Halman Kara
Yeni bir bebeğin gelişi, tüm aile üyeleri için özünde son derece heyecan verici bir deneyimdir. Merak, endişe, mutluluk, kıskançlık ve hüzün gibi birçok duygunun eşlik ettiği bu süreç, tıpkı aynı malzemelerle mutfağa giren şeflerin bambaşka lezzetler ve formlar ortaya koyması gibi, her ailede kendine özgü bir deneyim olarak yaşanır. Bebeğin varlığının nasıl ele alınacağı, ailenin kendi dinamikleri içinde şekillenir ve herkesin rollerini yeniden düşünmesini gerektiren bir değişimi de gündeme getirir. Çocuklar abla, abi ya da ortanca çocuk konumuna geçerken; anne ve babalar, ne kadar deneyimli olurlarsa olsunlar, genişleyen ailenin artan sorumlulukları içinde ebeveynlik rollerini yeniden biçimlendirmek durumunda kalırlar. Bu süreçte aile içinde başlayan yapısöküm hareketi, tüm üyeleri kapsayan kaçınılmaz bir dönüşümün de habercisidir. Kardeş kıskançlığı ise tam da bu değişimin kalbinde beliren, çoğu zaman adı konulamayan ama ani öfkelerde ve içe kapanışlarda kendini gösteren güçlü bir duygudur. Çocuk için bu duygu yalnızca paylaşmak zorunda kalınan somut şeylerle değil, değer ve ait olma hissiyle de ilgilidir. Bu nedenle “kardeş kıskançlığı” ifadesine biraz daha yakından -sözcüklerin kökenlerine doğru eğilerek- bakmak bu karmaşık duygunun katmanlarını daha görünür kılabilir.
“Kardeş”[1]* kelimesinin, Eski Türkçe’de karın sözcüğünün “-daş” ekiyle birleşmesiyle ortaya çıkmış olabileceği düşünülmektedir. Bu açıklama doğrultusunda kardeşlik, annenin hem fiziksel hem de simgesel olarak son derece kıymetli bir parçasını -doğum öncesinde karnını, sonrasında ise kucağını- paylaşmaya aday en az iki kişinin hikâyesi olarak ele alınabilir. Bir bebek için yaşamın kaynağı olan bu karın -kısa bir süreliğine de olsa- yaşamın merkezinde ve güvende hissedilen yegâne yerdir. Fiziksel ve ruhsal büyümeyle birlikte bu alan simgesel bir nitelik kazansa da en zor anlarda içine geri dönmeyi düşlediğimiz sıcak ve koruyucu bir temsil olarak zihindeki yerini korur. Tam da bu nedenle, böylesine kıymetli bir alanı düşleyen başka birilerinin, kardeşlerin varlığını fark etmek bu tümgüçlü fanteziyi sarsarak, kıskançlık duygusunu hızla sahneye davet eder. Öte yandan “kıskanmak”[2]* kelimesinin kökenine bakıldığında, Eski Türkçe’de “kıs- / kısıl-” fiiline uzanan bir anlam alanını kapsadığı görülür. Kıskanmak, başkasına yönelen ilgi, sahiplik ya da avantaj karşısında içsel bir daralma yaşamak anlamına gelir. Kardeşin gelişiyle birlikte ortaya çıkan kıskançlık da benzer bir daralmayı beraberinde getirir. Kıskanılan kardeş imgesel olarak büyütülüp yüceltilirken, büyük kardeşler kendilerini giderek daha küçük ve değersiz hissedebilirler.
Kardeş kıskançlığının nasıl ortaya çıktığını ve dönüştüğünü bir köpeğin gözünden anlatan Ela’nın Kulakları[3]*, pedagojik duyarlılığı mizahi bir anlatımla buluşturan özgün bir hikâye sunar. Yazar Gloria Roth Lowell’in İngilizce dilinde kaleme aldığı ve Hayriye Selen İyicil’in Türkçeye çevirdiği bu hikâyede, canından çok sevdiği anne ve babasıyla sakin ve mutlu bir yaşam süren Leydi’nin, bir bebeğin gelişiyle değişen aile dinamikleri karşısında yaşadığı duygusal dalgalanmalar kendi iç sesi aracılığıyla anlatılır. Bu yazıda, Leydi’nin hissettiği kıskançlığın ve ona eşlik eden diğer duyguların izini sürerek, kardeşliğin ruhsal haritasını birlikte okumaya çalışacağız.
Leydi ile Tanışın: “4 yıl boyunca ailenin tek köpeği olarak harika bir hayatım oldu.”
Leydi’nin en sevdiği şey havlamak. Kendi ifadesiyle sıradan bir köpek o. Onu sıra dışı kılan ise evin içindeki yeri. Ailesinin biriciği olarak kendine ait mobilyalarla döşenmiş bir odası, dışarı çıkarken giydiği yağmurluğu ve anne babasıyla çıktığı tatillerle dolu bir yaşamı var. Evin merkezinde, sevginin tam ortasında, güvenli bir hayat bu. Dört yılın sonunda ve başına geleceklerden habersiz bu ayrıcalıklı konumun tadını çıkaran Leydi’nin, çok yakında yaşayacağı değişimle birlikte içinde saklı duran bambaşka bir yönü ortaya çıkacaktır.
Doğuma gidiş ve yeni bebeğin gelişi: “İçimde hayatımın ciddi şekilde değişmek üzere olduğuna dair bir his vardı.”
Leydi birçok çocuk gibi, anne babasının davranışlarındaki küçük değişimleri dikkatle izler. Haber vermeden gidilen hastane ziyaretleri, ani ve aceleyle evden çıkışlar… Bu olup bitenler onun için anlamlandırması zor, tuhaf durumlardır. Neler olduğunu tam olarak bilmez ama bir şeylerin farklılaştığını hisseder. Bir gün, bu belirsizliğin yerini somut bir karşılaşma alır. Anne babası hastaneden dönerken eve, Leydi’nin “gürültülü şey” diye tarif ettiği pembe, pofuduk bir bebek gelir. O andan itibaren evin düzeni, sesleri ve dengesi birdenbire değişir.
Ortak Yaşama Alışma: “Bana yapılmayan neden ona yapılıyor?”
Leydi’nin kendine ait mobilyalarla döşenmiş odası, evdeki yerinin en somut temsilcisiyken paylaşılan bu yeni alana alışmak can sıkıcı bir süreçtir. Artık kendisine yalnızca küçük bir köşe kalmıştır. Oyuncaklarını ise Ela ile paylaşmak zorundadır. Leydi’nin sevecen yüreği ve kıvrak zekâsı, tüm bu zorluklara rağmen bazı durumları kendi lehine çevirmeye çalışır. Ela’nın yere fırlattığı yemekleri yemek ya da bazı yaramazlıklarda onunla sessiz bir ittifak kurmak, bu yeni düzende bulduğu küçük avantajlardır. Yine de aklını en çok kurcalayan şey şudur: Kendisine yapılmayanlar neden Ela’ya yapılmaktadır? Neden ona sunulmayan, kardeşine sunulmaktadır? Bu sorular, bilinmezliğin yarattığı huzursuzlukla birleşerek, Leydi için tahammül edilmesi zor duygulara dönüşür.
İletişim Güçlükleri: “O gün Ela’nın kulaklarının olması gerektiği gibi duymadığını düşünmeye başladım.”
Her şeye rağmen Leydi pes etmez. Ela’yla iletişim kurmanın yollarını arar. Artık kardeştirler ve pek gönüllü olmasa da onunla paylaştığı bazı küçük anlardan keyif almaya başladığını fark eder. Ancak ters giden bir şeyler vardır. Ne yaparsa yapsın Ela ile ortak bir dil oluşturamaz. Jestleri karşılıksız kalır, çabaları boşa düşer. Bu durum, sıradan bir ilgisizlikten daha fazlası gibidir. Bu şüpheler, Leydi’yi bazı sesler çıkararak Ela’nın tepkisini ölçmeye iter. Ela’nın kulaklarının dibinde, anne babası yanındayken var gücüyle havlar. Dahası, bir gün kazara yere düşen bir tencerenin çıkardığı gürültüye bile Ela’nın tepki vermemesi, Leydi’nin endişelerini iyice artırır. Üstelik Ela’nın doğumundan önce olduğu gibi, yine haber verilmeden yapılan bir hastane ziyareti şüphelerini arttırır. Bu tanıdık sahneni etkisiyle, Leydi’nin eski duyguları yeniden canlandırır. Belli ki yine huzursuz edici bir gelişmenin arifesindedirler. Nitekim, Ela’nın kulaklarının olması gerektiği gibi duymadığı anlaşılır. Bu üzücü haber, tüm aileyi derinden etkiler.
Karmaşık Duygular: “Ela gelip odamda yaşamaya başladığından beri onu birazcık kıskanıyordum.”
Ela’nın işitme güçlüğü Leydi’yi öylesine endişelendirir ki, içini kemiren tüm zorlayıcı duyguları bastırmak artık mümkün olmaz. Sonunda, yoğun bir suçluluk duygusunun da etkisiyle, kardeşini ne kadar çok kıskandığını itiraf eder. Onun sahip olduklarını ne kadar arzuladığını… İtirafı, önemli bir aydınlanma yaratır. Ela’nın en çok ihtiyaç duyduğu şey, aslında Leydi’de vardır: duymak. Bunu fark ettiği anda, Ela ile empati kurmaya başlar ve ona nasıl yardımcı olabileceğini düşünür. Peki, altı yaşındaki bir köpek Ela’ya nasıl yardımcı olabilir?
Çözüm Arayışı: “Aklıma harika bir fikir geldi. Ela’ya nasıl yardım edeceğimi biliyordum. Ela’nın kulakları olacaktım.”
Uykusuz geçen gecelerin ardından gördüğü kötü bir rüya, Leydi için bir dönüm noktası olur. Rüyasında Ela’yı bir kazadan kurtardığını görür. Sabah bu rüyayı düşünürken, bir anda aklına harika bir fikir gelir ve önemli bir karar alır: Artık Ela’nın kulakları olacaktır. Görmeyen insanlara rehberlik eden köpekleri hatırlayınca, bu fikri bir adım öteye taşır ve kendini “Duyan Kulak Köpek Leydi” ilan eder. Böylece yalnızca kardeşiyle yeni bir bağ kurmakla kalmaz; uzun zamandır kaybettiğini düşündüğü ilgiyi yeniden kazanmanın ve ailesinin onayını almanın da bir yolunu bulur. Bundan böyle Ela’nın peşinden hiç ayrılmayacak nereye gitse onu takip ederek, onun kulakları olacaktır.
Kardeş Olmanın Tadına Varmak: “Ela artık ablasını duyabiliyor!”
Günlerden bir gün bir mucize yaşanır. Ela ve annesi sokaktan eve döndüklerinde Leydi havlayarak onları selamlar. İlk defa Ela Leydi’ye döner ve sıcacık bir gülümsemeyle karşılık verir. Bu ilk temas Leydi’yi öylesine heyecanlandırır ki, o sıcacık gülümsemeyi yeniden duyumsayabilmek için bir kez daha havlar. Annesi de Leydi’nin başını okşayarak “Evet Leydi, Ela artık ablasını duyabiliyor” der. Böylelikle Abla olma fikri Leydi’yi heyecanlandırmaya başlar.
Dünya Üzerindeki En İyi Abla Olmak: “Hiçbir zaman kendi televizyon programımda süper kahraman köpek olamayacağım ama ben Ela’nın kulaklarıyım.”
İşitme cihazının hayatlarına girmesiyle birlikte, Ela ve Leydi arasındaki özel bağın ilk ilmekleri atılmaya başlar. Zamanla birlikte dans etmek, şarkı söylemek gibi ortak ilgi alanlarını keşfederler. Müzik, ikisinin de paylaşmaktan en çok keyif aldığı alana dönüşür. Birlikte duyabilmenin keyfini yaşarken bağları daha da güçlenir. Leydi, hem ev içindeki günlük işlerde hem de dışarıdaki aktivitelerde Ela’ya eşlik etmeyi ihmal etmez. Paylaştıkları her ses, ilişkilerinin ritmine yeni bir canlılık katar. Ve belki de en önemlisi, Leydi ortak paylaşımların, her şeye tek başına sahip olmaktan çok daha zenginleştirici bir deneyim olduğunu fark eder.
Kıskançlığın Yarattığı Sıkışıklığı Yeni Rollerle Esnetebilmek Üzerine
Leydi’nin hikâyesi, yeni bir kardeşe alışabilmenin zorlu ve kademeli yolculuğunu, oldukça yalın bir dille anlatır. Okul öncesi dönem çocuklarına yönelik hazırlanmış olsa da hikâyeyi okuyan yetişkinler de kardeşlerine karşı bir zamanlar hissetmiş, belki de hâlâ hissediyor olabilecekleri yoğun duyguları anımsayabilirler. Kitabın, Leydi’nin Dünya Üzerindeki En İyi Abla Olması Hakkında Bir Hikâye isimli alt başlığı, Leydi’nin değişimine işaret ederken, ne olursa olsun ‘en’ sıfatına duyulan ihtiyaçtan da o kadar kolay vazgeçilemediğini vurgular. Herhangi bir konuda ‘en’ olmanın, ötekinden farklılaşma ihtiyacıyla olan ilişkisini göz önünde bulundurduğumuzda, çocuğun kardeşe sahip olmanın güzelliklerini keşfetmeden önce, baş etmesi gereken daha zorlayıcı bir durumun varlığıyla karşılaşırız: kaybedilen ‘en’lerin yasını tutmak.
Bir yandan yitirilenlere duyulan özlemle baş etmek bir yandan da yeni rollere alışmak çocuklar için kolay bir mücadele değildir. Leydi de pek çok çocuk gibi evin merkezinde konumlanmışken kardeşinin gelişiyle birlikte, yarattığı tümgüçlü evren bir anda buharlaşır; hissettiği kıskançlık, kelimenin kökeninde de olduğu gibi, içsel bir kısılmışlık hissi yaratır. Bu hisleri ifade etme biçimiyse, hepimizin iç dünyasında kıskançlığın nasıl yankı bulabileceğine ışık tutar. Önce geri çekilme, ardından dikkat çekme çabaları, sonra da yeniden değer kazanma arayışı gelir. Tüm bu mücadele, kardeş kıskançlığını yalnızca zorlayıcı bir davranış örüntüsü olarak görmenin ötesinde; çocuğun aile içindeki yerini yeniden anlamlandırma çabası olarak ele alınmalıdır. Çünkü kıskançlık burada yıkıcı bir duygu olmaktan çok, dönüşüm potansiyeli taşıyan bir ruhsal hareket olarak belirir.
Bu süreçte çocuk, kaybettiğini düşündüğü yeri farklı yollarla yeniden inşa etmeye çalışır: görünür olmaya çabalar, işlev kazanmaya yönelir, ilişkide yeni anlamlar üretir; tıpkı Leydi’nin en doğal haliyle yapmaktan keyif aldığı havlamayı ve iyi işitme kabiliyetini yaratıcı bir sorumluluğa dönüştürerek rehber köpek[4]* olması gibi. Bu yeni rolü benimsediğinde ve kardeşiyle farklılıklarını kabullenip, tıpkı kesişen kümeler gibi, birlikte paylaşabilecekleri ortak deneyimler bulabildikçe; duygusal gerilim yavaş yavaş meraka, merak ise ilişki kurma arzusuna dönüşür. Rekabet hissi de bu ortak deneyimler içinde dönüşür. Zamanla bir şeylerin sadece ona ait olmasına yönelik arzusu, paylaşmanın aslında ne kadar çoğalttığını kavramaya yönelik bir bakış açısıyla yer değiştirir. Çocuk, yalnızca ebeveynin sevgisini değil, kardeşiyle kurabileceği bağı da tanımaya başlar. Bu kavrayış, ilişkinin ritmini değiştirir. Birlikte gülmek, birlikte hareket etmek, birlikte bir şeye odaklanmak duyguların da birlikte düzenlenmesini sağlar. Böylece kıskançlık, yerini yavaş yavaş teması mümkün kılan bir yakınlığa bırakır. Leydi’nin annesinin bir gün ona “Ela’nın Ablası” olarak seslendiğinde hissettiği heyecan da buradan gelir. Artık yeni bir rol kazanmıştır ve kaybedilen ‘en’ sıfatı, bu kez ilişkiselliği kapsayan bir formda yeniden anlam bulmuştur. Leydi artık ailenin ‘en iyi ablası’ olmuştur.
Ela’nın Kulakları, kıskançlığı kontrol edilmesi gereken bir duygu olarak değil, dönüşebilecek bir deneyim olarak ele alır. Hem çocuklara hem de yetişkinlere, bu zor duyguyu hissetmenin kaçınılmaz olduğunu; en önemlisi de olgunlaşmaya giden yolun kıskançlığın kabul edilip kucaklanabilmesinden geçtiğini hatırlatır.
Kardeş kıskançlığı, aslında çocuğun “Ben artık kimim?” sorusunu sorma biçimidir.
Ve hikâye bu soruya şu cevabı verir:
“Sen hâlâ sensin. Sadece artık bir başkasıyla birlikte.”
* EtimolojiTürkçe. (t.y.). Kardeş. https://www.etimolojiturkce.com/kelime/kardeş ↑
* EtimolojiTürkçe. (t.y.). Kıskanmak. https://www.etimolojiturkce.com/kelime/kıskanmak ↑
* Lowell, G. R. (2020). Ela’nın Kulakları (H. S. İyicil, Çev.). Okuyan Koala, İstanbul. ↑
*Rehber köpekler, görme engelli bireylerin günlük yaşamda bağımsız hareket edebilmeleri için özel olarak eğitilen ve dünyada, uzun süredir desteğine başvurulan köpeklerdir. Bu örneklerden ilham alan Leydi, işitme engelli kardeşi için, bir rehber köpek olmaya karar verir. ↑
KİTABIN KÜNYESİ
Kitabın Adı: Ela’nın Kulakları
Yayın Evi: Okuyan Koala
Yayın Yönetmeni: Cem Mumcu
Yayın Koordinatörü: Meltem Türkeri
İngilizceden Çeviren: Hayriye Selen İyicil
Çocuk Kitapları Editörü: Psk. Dan. Petek Halman Kara
llüstrasyonlar: Karen Stormer Brooks
Kapak Uyarlama: Deniz Dalkıran
Grafik Uygulama: Deniz Dalkıran





