Erkan Çer
Kıskançlık, kişinin değer verdiği bir ilişkiyi (duygusal ilişki, yakın arkadaşlık, aile bağı vb.) bir üçüncü kişinin (gerçek ya da düş kurulan bir “rakip”) tehdit ettiği algısı ortaya çıktığında yaşanan duygusal bir tepkidir. Bu tepki, salt “hoşnutsuzluk”tan öte ilişkiyi kaybetme olasılığına karşı gelişen korku, öfke, huzursuzluk ve güvensizlik gibi duyguları ve bunlara eşlik eden düşünce–davranış eğilimlerini kapsayan birleşik bir yaşantı olarak ele alınır (Sullivan, 2021). Kıskanan kişi, kıskandığı kişinin sevdiğinin elinden alacağını düşündüğü için bir yandan korkar bir yandan da sevdiği ile kendisi arasında engel olarak gördüğü kişiye öfke duyar. Kıskançlık, bir yere kadar doğal ve evrensel bir duygudur; yalnız, eksiklik duygusunun ötesinde çevreyi sürekli rahatsız, tedirgin eden duygu ve tepkilerin ortaya konulması biçiminde bir davranış bozukluğunu da gönderme yapar (Bakırcıoğlu, 2012). Güncel çalışmalar, kıskançlığın çoğu kez ilişki tehdidine verilen bir “uyarı” tepkisi gibi çalıştığını ortaya koyar. Yani kişi, önemli gördüğü kişinin ilgisinin, yakınlığının ya da bağlılığının başka birine kayabileceğini düşündüğünde kıskançlığın etkinleştiğini vurgular (Tani ve Ponti, 2016). Bu çerçevede kıskançlık, salt “başkasının sahip olduğuna özenme” değildir. Doğal olarak üçlü bir yapıda (ben, değer verdiğim kişi ve rakip) örgütlenen ve “kaybetme” ekseninde çalışan sosyal bir duygudur. Kıskançlık, tehdit algısına bağlı korku, öfke, kaygı ve incinme gibi duygusal bileşen olarak rakibe/ilişkiye yönelik kuşku, kuruntu gibi yenileyici düşünceler üreten bilişsel bir süreç ve ilişkiyi korumaya ya da belirsizliği azaltmaya yönelik kontrol etme, gözlemleme, sınama ve güvence arama gibi davranışlar olarak genellikle üç düzlemde açıklanmaktadır. Bütün bunlar birlikte düşünüldüğünde kıskançlık ilişkinin niteliğine, kişinin benlik saygısına ve bağlanma örüntülerine göre daha kolay tetiklenebilen bir duygu sistemi olarak da değerlendirilir (Sullivan, 2021).
Bütün bu genel tanımlar çerçevesinde kıskançlık, çoğunlukla duygusal ilişkiler bağlamında tanımlanmış olmasına karşın son on yıldaki çalışmalar bu duygunun kökenlerinin çok daha erken gelişim dönemlerine uzandığını ortaya koymaktadır. Nitekim kıskançlık, bireyin sosyal dünyasında “kaybetme” ve “yerini yitirme” olasılığıyla ilk kez çocuklukta karşılaştığı bir duygulanım biçimidir. Bu bağlamda kardeş kıskançlığı, genel kıskançlık yapısının gelişimsel açıdan en erken ve en temel görünümlerinden biri olarak değerlendirilmektedir (Volling, 2012). Kardeş kıskançlığı, çocuğun aile sistemine yeni bir kardeşin katılmasıyla birlikte anne baba sevgisi, ilgisi ve bakımının paylaşılmak zorunda kalındığını algılaması sonucu ortaya çıkan yoğun duygusal tepkiler bütünü olarak tanımlanabilir. Bu tepkiler salt kıskançlık duygusuyla sınırlı değildir. Çoğu zaman kaygı, öfke, güvensizlik, değersizlik hissi ve terk edilme korkusu ile iç içe geçmektedir. Bu nedenle kardeş kıskançlığı, bireyin benlik algısını ve ilişki örüntülerini etkileyen çok katmanlı bir gelişimsel yaşantıdır (Dunn, 2004). Bilinmesi gerekir ki kıskançlığın doğal sınırları içinde kalmasını ya da şiddetlenmesini de içinde yaşanılan çevre belirler. Örneğin yeni bir kardeşin dünyaya gelişi çocuğun rahatını kaçırabilir. Kendi hakkı olduğunu düşündüğü anne ve babasının sevgisini kardeşin elinden alacağını düşünen çocuk ondan hem korkmaya hem de anne babasının kendisine yönelik sevgisine engel oluşturduğunu düşündüğü için ona kızmaya başlayabilir (Bakırcıoğlu, 2012).
Çocuğa bir anda “Sana oyuncak ya da arkadaş geliyor.” gibi söylemler dile getirilmemelidir. Böyle bir yaklaşım, salt sorunun çözümünü güçleştirebilir. Dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise çocukların birbiriyle karşılaştırılmamasıdır. Bu yanlışlıktan sakınılmaması durumunda kıskançlığa bir de eksiklik duygusu eklenir ve kıskançlık bir karmaşaya dönüşebilir. Bunun sonucunda çocuk içine kapanabilir, arkadaş ilişkilerini bozalabilir, bencil, tedirgin, alıngan ve geçimsiz bir benlik sergileyebilir. Çocuk, kıskançlığını türlü yollarla ortaya koyar. Yeni doğan kardeşinin kimi davranışlarını benimseyip onları yapabilir. Altını ıslatmamayı, konuşmayı ve yürümeyi öğrenmişken kardeşi dünyaya geldikten sonra o da kardeşi gibi altını ıslatmaya, kirletmeye, bebekçe konuşmaya, emeklemeye ya da parmak emmeye başlayabilir. Çocuğun ruh sağlığını büyük ölçüde etkileyen bu davranışların altındaki neden, anne babanın bunları yapan kardeşine yönelik sevgi ve ilgisini kendi üzerine çekmektir. Çocukta kıskançlık yemek yemede, giyinmede ve başka işlerde sorun çıkarma biçiminde de ortaya çıkabilir. Kardeşin gelişinden sonra daha az sevildiğini düşünen çocukta anne babasına güvensizlik oluşabilir. Çocuk, bu güvensizliğini parmak emme, tırnak yeme, saçlarıyla oynama, istenç dışı devinimler yapma, konuşma bozuklukları, kekeleme, uyku düzensizlikleri, uykuda konuşma, birdenbire uyanma ve annesinin yanında yatmak isteme gibi tepkilerle ortaya koyabilir. Bu davranışları dolayısıyla çocuğun azarlanması, suçlanması ya da cezalandırılması, kıskançlık davranışlarının pekiştirilip süreklik kazanmasına yol açabilir. Çünkü azarlama, suçlama ve cezalandırma, kıskançlığı şiddete ve saldırganlığa dönüştürebilir (Bakırcıoğlu, 2012).
Çocuklukta kıskançlığın en belirgin biçimlerinden birisi kardeş kıskançlığıdır. Özellikle yeni bir kardeşin doğumu, çocuğun aile içindeki konumunu sarsarak anne babanın ilgisinin paylaşılmasıyla ilgili yoğun duygusal tepkilere yol açabilir (Volling, 2012; Volling, Kennedy ve Jackey, 2021). İlk doğan ya da tek çocuklar, kardeşlerinin gelişinden önce, anne babalarının ilgi ya da sevgisini başkalarıyla paylaşmama ve bir yetişkin çevresi içinde merkezde olma ayrıcalıklarına sahiptirler. Öte yandan, bu çocuklar anne babalarına nasıl “anne baba olunacağı”nı öğrenmeleri için olanak sağlayan ‘deneysel’ bebekler olmuşlardır (Gander ve Gardiner, 2010). Bu bakımdan kardeş kıskançlığı, yoğun ve uzun süreli yaşandığında çocuğun duygusal ve sosyal gelişimini olumsuz etkileyebilir. Bu durum çocukta kaygı ve güvensizlik, düşük benlik algısı, sosyal geri çekilme, kardeşe yönelik saldırgan davranışlar, öfke patlamaları, kurallara karşı gelme gibi içselleştirilmiş ve dışsallaştırılmış davranış sorunlarına yol açabilir (Dunn, 2004). Kardeş kıskançlığının ortaya çıkışı çoğunlukla yeni bir kardeşin doğumuyla ilişkilendirilse de bu süreç salt biyolojik bir değişime verilen tepki olarak açıklanamaz. Asıl belirleyici olan, çocuğun anne babayla kurduğu bağın niteliği ve bu bağın tehdit altında algılanıp algılanmamasıdır. Bowlby (1991)’nin bağlanma kuramı, kardeş kıskançlığının kökenini açıklamada temel bir çerçeve sunar. Bu kurama göre çocuk için bakım verenle kurulan bağ salt duygusal değil aynı zamanda yaşamsal bir güvencedir. Bu bağın sürekliği tehdit edildiğinde çocukta yoğun bir biçimde kaygı ortaya çıkabilir. Yeni bir kardeşin gelişi, özellikle güvenli bağlanma geliştirememiş çocuklar için anne babanın ilgisinin kaybı anlamına gelebilir. Bütün bu yönleriyle, kıskançlığın ortaya çıkardığı davranışlar tanınarak bunlara yol açan nedenler ortadan kaldıracak önlemler alınmadığı zaman çocuk büyüdükçe onun saldırganlığı da büyüyebilir. Çocuk, saldırganlığını arkadaşlarına, anne babasına, öğretmenlerine ya da her türlü yetkeye yöneltebilir. İşin bu noktalara varmaması için kıskançlık tepkileri zamanında tanınıp değerlendirilmeli, çocuğa hakkı olan sevgi ve ilgi gösterilmeli, azarlama, suçlama, cezalandırma ve karşılaştırma gibi yanlışlıklardan uzak durulmalıdır (Bakırcıoğlu, 2012).
Çocuk edebiyatı, kardeş kıskançlığının yansıtıldığı ve aynı zamanda dönüştürüldüğü önemli bir anlatı alanıdır. Son yıllarda çocuk edebiyatı çalışmalarında duyguların yansıtılması ve sosyal-duygusal öğrenmeye yönelik artan ilgi, kardeş kıskançlığını odağa alan metinlerin hem sayısında hem de bu metinlere yönelik akademik incelemelerde belirgin bir artış sağlamıştır (Krogstad, 2016). Kıskançlık, bireyin önemli bir ilişkiyi kaybetme olasılığına karşı geliştirdiği ilişkisel bir uyarı sistemi olarak düşünülmelidir. Bu yönüyle çocuk edebiyatı yapıtlarının çocuğun yaşadığı bu duygusal karmaşayı doğrudan bastırmak yerine dilsel ve görsel anlatı içinde görünür kılması gerekmektedir. Özellikle resimli kitaplar erken dönemden başlayarak çocuğun sözel olarak alımlayamadığı kıskançlık gibi karmaşık duyguları renk ve çizginin anlatım olanaklarıyla sezinletmelidir. Bu durum kardeş kışkançlığı gibi karmaşık konularda çocuk edebiyatının “duygusal düzenleme aracı” olarak kullanılabileceğinin göstergesidir. Bu bağlamda çocuk edebiyatı, kardeş kıskançlığını salt görünür kılmakla kalmaz aynı zamanda çocuğun bu duyguyu fark etmesine, anlamlandırmasına ve düzenlemesine olanak tanıyan bir işlev üstlenir. Resimli kitaplar, çocuğun aile içindeki yerinin değişmesiyle tetiklenen “duygusal sarsıntı”yı görünür kılarak kıskançlığı “ayıplanacak” bir durum olmaktan öte çocuğun gelişim sürecinde ele alınması gereken anlaşılabilir, konuşulabilir ve dönüştürülebilir bir duygu olarak sezinletmelidir. Çünkü kardeş kıskançlığı, çocuğun sevgiye erişim hakkının tehdit altında olduğu ve aile içinde konumunun değişeceği algısıyla doğrudan ilişkilidir. Bu algı bazı çocuklarda saldırganlık, bazı çocuklarda aşırı uyum, bazı çocuklarda ise geri çekilme davranışlarıyla kendini gösterebilir. Bütün bu yönleriyle, çocuğun yaşamındaki ilk yoğun rekabet deneyimi olan kardeş kıskançlığını en görünür ve çarpıcı biçimde işlemesi gereken resimli kitaplar, çocuğun içinden geçen “keşke bebek olmasa” ve “tahttan indirilme” düşüncelerini gerçekçi düzlemde cezalandırmak yerine onun duygusal gerilimini hafifleten ve sevginin paylaşılabilir olduğunu sezinleten bir kurgu düzleminde anlatı stratejileri oluşturması gerekmektedir. Böylelikle anlatılar, çocuğun bastırılmış öfkesini ve korkusunu “güvenli bir oyun” alanında işleyebilir. Bu yaklaşım, kardeş kıskançlığının “yanlış” ya da “olumsuz” bir duygu olmaktan öte insan doğasının doğal bir duygusu olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyar. Bu bağlamda çocuk edebiyatı, çocuğun özdeşim kurması ve duygularını tanıması açısından önemli bir gelişim aracıdır.
Bu çalışmada çocuk edebiyatında kardeş kıskançlığının anlatı stratejileri çocuk edebiyatında anlatı kuramı (Nikolajeva, 2014; Nodelman, 2008; Nikolajeva ve Scott, 2006; Kress ve van Leeuwen, 2006; Genette, 1990), gelişim psikolojisi (Dunn, 2007; Volling, 2012; Volling, Kennedy ve Jackey, 2021; Hart ve Legerstee, 2015; Erikson, 1993), bibliyoterapi ve duygu eğitimi (Heath, Sheen, Leavy, Young ve Money, 2005; Izard, 2009) olmak üzere 3 farklı kuramsal alan üzerinden elde edilen bilgilerle yapılandırılmıştır. Aşağıda bu anlatı stratejilerinden üçü ortaya konmuş ve resimli çocuk kitaplarından örnekler verilerek açıklanmıştır.
Anlatı Stratejisi I: “Yer Kaybı” ve “Sevginin Bölünmesi” Algısı
Kardeş kıskançlığının çocuk edebiyatındaki en yaygın anlatı stratejilerinden birisi çocuğun aile içindeki “yerini kaybettiği” algısı üzerine kuruludur. Bu durum, özellikle ilk çocuğun yeni bir kardeşin doğumuyla birlikte yaşadığı yerinden edilme deneyimiyle ilişkilendirilir. Çocuk için anne baba sevgisi salt duygusal bir bağ olmaktan öte güvenlik, aidiyet ve süreklik sağlayan başat bir ilişki oluşturmaktadır. Bu ilişkinin paylaşılmak zorunda kalacağı düşüncesi kıskançlığın temel duygusal kaynağını oluşturur (Volling, 2012). Bu anlatı stratejisinde kıskançlık, çoğunlukla çocuğun “artık eskisi kadar sevilmeme”, “görülmeme” ya da “önceliğini yitirme” korkusu etrafında biçimlenir. Yalın bir söyleyişle çocuğun iç sesi, soruları ve gündelik gözlemleri aracılığıyla görünür kılınır. Böylelikle kıskançlık, aile içi ilişkilerde yaşanan bir deneyim olarak anlatısallaştırılır. Kuramsal olarak bu strateji, bağlanma kuramı alanyazınıyla örtüşmektedir (Bowlby, 1991). Dunn (2007), kardeş kıskançlığının temelinde çocuğun anne babasıyla kurduğu ilişkinin tehdit altında algılanmasının yattığını belirtirken Volling (2012), ilk çocukların yeni kardeşin doğumunu sıklıkla “ailedeki konumlarının sarsılması” olarak deneyimlediklerini vurgular. İşte çocuk edebiyatı, bu soyut ve karmaşık duygusal süreci somut anlatı öğeleriyle (kucak, beşik, oda, zaman paylaşımı vb.) yansıtabilir. Daha farklı bir söyleyişle anne kucağının paylaşılması, beşiğin eve girişi, odaların yeniden düzenlenmesi, anne babayla geçirilen zamanın azalması gibi ayrıntılar bu duygusal sarsıntının anlaşılmasını kolaylaştırır. Bu stratejiye dayalı metinlerde sıklıkla “Çocuğun ben merkezli iç konuşmaları (Peki ya ben?), anne baba ilgisinin kardeşe yöneldiğine dair gözlemler, çözümün cezadan öte duygunun kabulüyle gelmesi” gibi anlatısal özelliklerde görülür. Bu özellikler kardeş kıskançlığını bastırmak yerine anlaşılabilir bir duygu olarak sunabilir.
Anlatı Stratejisi II: Mizah ve Fantezi Yoluyla Duygusal Gerilimi Yumuşatma
Kardeş kıskançlığını konu alan resimli çocuk kitaplarında mizah ve fantezinin kullanımı salt “eğlenceli” bir anlatı seçimi değildir. Çocuğun yoğun olarak yaşadığı duygularını yönetebilmesi için oluşturulmuş estetik ve bilişsel bir düzenleme alanıdır. Bu strateji, çocuğun yeni kardeşin doğumuyla tetiklenen yerinden edilme ve sevginin bölünmesi korkusunu doğrudan gerçeklik düzleminin dışına taşıyarak simgesel bir ara alanda betimler. Böylelikle duygu bastırılmadan anlatı içinde yer alır. Bu ara alanın kurulmasında kurgu içerisinde iki temel süreç birlikte işler. “Ya kardeşimi sevmezsem?” ve “Ya şöyle olursa?” gibi duygular üzerinden bir olasılık alanı oluşturulur. Bu alanda mizah, bu duyguları daha gülünebilir bir biçime getirebilir.
Mizahın burada yaptığı eylem, duyguyu küçümsemeden, hafife almadan ya da duygunun taşıdığı gerilimi “patlamadan” taşınabilir bir düzeye indirgemektir. Gülme, metindeki gülünç olarak verilen korkunç olasılıkları (kardeşin geri verilmesi, bir canavara dönüşmesi vb.) bir tür duygu düzenleyici biçime dönüştürebilir. Böylelikle çocuk okur hem “gerçekten hissettiği” duyguyu reddetmez hem de o hissin içinde boğulmaz. Burada mizahın işlevi oldukça açıktır. Çocuk okur, kendi içindeki saldırgan/kıskanç dürtüyü dışarıdan izler ve kendini suçlamadan bu dürtüyü tanıyabilir. Mizah, duygunun “Ben kötüyüm.” biçiminde yerleşmesine engelleyerek duyguyu bir “deneyim”e dönüştürür. Bu anlatı stratejisi, yukarıda da söylendiği gibi bir tür duygu düzenleme modeli sunar:
- Gerçeklik: “Bebek geldi. Anne bebekle ilgilenecek. Düzen değişecek.”
- Gerçekliğin fanteziye dönüşmesi: “Ya bu bebek dinozorsa?”, “Ya uzaylıysa?”
- Mizahsal abartı: Gülünç ayrıntılar, olasılıklar. “Ağlamalara karşı kulak tıkacı, saç çekmelerine karşı kafaya patates filesi, kıyafetlerimi paylaşamam vb.”
- Geri dönüş: Gerçekliği yeniden kurgulama (rol değişimi) ve duyguyu dönüştürme.
Bu yapı, çocuk okura şunları deneyimletebilir: Kıskançlık gibi yoğun duygular oluştuğunda onu doğrudan eyleme dönüştürmek yerine önce belleğinde oynatabilir, gülünç duruma getirebilir, farklı olasılıklarda dolaştırabilir sonra bu gerçekliğe yeniden geri dönersin. Bu yapı çocuk okura bu duyguyla başa çıkabilmek için önemli bir kazanım alanı sunmaktadır. Çünkü burada ana karakter bu duyguyla başa çıkabilmek için duygunun içine kapanmak yerine duyguyla bilişsel işlem yapabilir.
Kardeş kıskançlığının en zor yanı çoğu zaman “kardeşi sevmemek”ten öte “Keşke hiç gelmeseydi.”, “Geri gitsin.” ya da “Başka birine verelim.” gibi daha sert ve rahatsız edici düşüncelerdir. Çocuk, bu düşünceleri çoğu zaman yetişkinlere doğrudan söyleyemeyebilir. Çünkü bu düşünceler, yetişkin dünyasında hızla ahlaksal etiketlere dönüşebilir. İşte mizah ve fantezi anlatısı burada düşünceyi doğrudan itiraf alanından çıkarıp “kurgu alanına” taşır. Bu dönüşüm anlatıyı “olan”dan “olabilir”e geçirir. Böylelikle duygu, tek bir gerçekliğe sıkışmak yerine bir dizi olay örgüsüne yayılır. Olay örgüsünde yeni gelen kardeş “uzaylı”, “dinozor” ya da “değiştirilebilir” olarak düşünülür. Yani fantezi, nesneyi değiştirmek yerine nesnenin yarattığı iç gerilimi yumuşatacak yeni bir alan açar.
Resimli kitaplarda mizah ve fantezi stratejisi çoğu zaman görsel metinle oluşturulur. Özellikle düşünce balonları, düşsel olaylar, gülünç olasılıklar, renk değişimleri (daha canlı ve abartılı), ölçek oyunları (Bebek devleşir, çocuk küçülür, ev dönüşür.), bilinçli sapmalarla oluşturulan görseller çocuk okura “Benim aklımdan geçen düşünce ile gerçek aynı değil.” ayrımını sezinletebilir. Bu stratejinin güçlü yanı kıskançlığı yok etmeye çalışmamasıdır. Kıskançlığı “yanlış duygu” diye duyurmak yerine daha fazla ilişki kurma gereksinmesini açığa çıkartır:
- “Ben nereye aitim?”
- “Annem benim hala yanımda mı?
- “Yeni düzende benim yerim ne/neresi?”
Mizah ve fantezi bu sorulara doğrudan yanıtlamaz; yalnız, soruların sorulabilirliğini sağlar. Burada ana karakter “kardeşi değiştirme” fantezisi kurarken aslında düzeni geri almayı ister. Anlatı, bu isteği cezalandırmak yerine dönüştürür. Çözüm ise, “Kardeşi sevmek zorundasın.” didaktiği yerine çocuğun ilişki içinde yeniden yer bulmasıyla ortaya çıkar. Sonuç olarak, mizah ve fantezi yoluyla duygusal gerilimi yumuşatma kardeş kıskançlığını gerçeklikten koparmadan simgesel bir uzaklıktan işleyen bir anlatıdır. Bu anlatı, ana karakterin saldırgan ya da suçluluk doğurabilecek düşüncelerini güvenli bir kurgu alanında dolaştırır, mizah aracılığıyla duygu yoğunluğunu hafifletir ve ardından ana karakteri gerçekliğe geri çağırarak duygunun ilişkisel biçimde yeniden anlamlandırılmasına olanak sağlar. Bu yazıda Gülşen Arslan Akca’nın “Ya Kardeşimi Sevmezsem?” kitabı örnek olarak işleneceği için yer kaybı stratejisi ile mizah ve fantezi stratejisinin ilişkisi aşağıda karşılaştırmalı olarak verilmiştir.
Yer Kaybı Stratejisi ile Mizah ve Fantezi Stratejisinin İlişkisi
Yer kaybı stratejisinde, kıskançlık çocuğun gündelik yaşamında doğrudan deneyimlediği bir kırılma olarak sunulur. Odaların yeniden düzenlenmesi, annenin bedensel varlığının kardeşe yönelmesi gibi somut ayrıntılar duyguyu gerçekliğe sıkıca bağlar. Burada anlatı, çocuğun “şimdi ve burada” yaşadığı kaybı daha çok görünür kılar. Mizah ve fantezi stratejisinde ise aynı duygu, gerçeklikten bilinçli bir uzaklıkta kalır. Kardeşin uzaylıya benzetilmesi, değiştirilebilir ya da geri verilebilir bir nesne gibi düşünülmesi, kıskançlığın doğrudan anlatılmayan boyutlarını simgesel bir düzleme taşır. Her iki strateji arasındaki farklardan birisi, yer kaybı stratejisi duyguyu yaşatırken mizah ve fantezi stratejisi duyguyu daha gülünç duruma getirir.
Yer kaybı stratejisinde çocuk okur, ana karakterin deneyimine tanıklık eden bir konuma yerleştirilir. Çocuk okurdan beklenen temel tutum, özdeşim kurmaktır. “Bu çocuk neden böyle hissediyor?” sorusu etrafında duygu biçimlenir. Mizah ve fantezi stratejisinde ise çocuk okur anlatının oyun alanına yönlendirilir. Abartı, beklenmedik dönüşler ve olasılık dışı durumlar çocuk okuru salt tanık değil aynı zamanda eş karakter yapar. Bu durum, kıskançlığın ağırlığını azaltırken duygunun paylaşılabilirliğini artırır. Yer kaybı stratejisinde kıskançlık, çoğu zaman “kabul edilmesi gereken ama düzenlenmesi gereken” bir duygu olarak ele alınır. Anlatı, çocuğun korkularını görünür kılar. Çözüm ise, genellikle yetişkinin duyguyu tanıması ve ilişkiyi yeniden güvence altına almasıyla gelir. Mizah ve fantezi stratejisinde ise kıskançlık ahlak yoluyla ortaya çıkan değerlendirmeleri askıya alır. Anlatı içerisinde ana karakter kardeşi istememe, ondan kurtulma ya da onu başka bir şeyle değiştirme gibi düşünceler kurabilir; yalnız bu düşünceler gerçek eyleme dönüşmez. Burada fantezi, çocuğa “düşünebilme özgürlüğü” tanır.
Çocuk edebiyatında bu iki strateji çoğu zaman birbirini dışlamadan ardışık ya da iç içe kullanılır. Yer kaybı stratejisi, duygunun nedenini ve ağırlığını gösterirken mizah ve fantezi stratejisi bu ağırlığın hafifletilebileceğini gösterir. Bu bakımdan mizah ve fantezi, yer kaybı anlatısının duygusal onarım alanıdır. Yer kaybı anlatısı kardeş kıskançlığını çocuğun aile içindeki konumunun sarsılması olarak ele alırken mizah ve fantezi anlatısı bu sarsıntının çocuğun duygu dünyasında yaratabileceği gerilimi gülünç öğelerle dönüştürür. Yani birincisi duyguyu görünür kılarken ikincisi duyguyla yaşanabilir bir uzaklık oluşturur. Bu nedenle, çocuk edebiyatında kardeş kıskançlığını en etkili biçimde işleyen metinler çoğunlukla bu iki stratejiyi birlikte ve dengeli biçimde kullanan metinlerdir. Aşağıda bu stratejiler kardeş kıskançlığını yansıtan resimli bir kitap üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır.
Ya Kardeşimi Sevmezsem?- Gülşen Arslan Akca
Bu kitap kardeş kıskançlığını ana karakterin iç dünyası üzerinden anlatır. Bu anlatı seçimi, okurun karakterle kolayca özdeşim kurmasını sağlar, kıskançlığı bireysel bir durum olmaktan çıkartır ve çocuklukta gerçekleşen yaygın bir duygusal deneyim olarak konumlandırır. Kitabın odağında yer alan Bengisu (büyük çocuk), yeni bir kardeşin (Doğukan) doğacağını öğrenmesiyle birlikte yoğun bir belirsizlik yaşamaya başlar. Daha kardeş ortada yokken bile çocuk karakter geleceğe yönelik kaygılar üretir. Bu süreçte kıskançlık, doğrudan kardeşe yönelmiş bir duygu değildir. Daha çok anne babayla kurulan ilişkinin değişeceği düşüncesine bağlı olarak belirmiştir. Anne babanın ilgisinin kendisine ait ve süreklik gösteren bir kaynak olduğunu varsayan Bengisu’ya kardeş geleceği bilgisi, bu varsayımı sarsar ve ana karakter aile içindeki yerinin tehlikeye girdiğini hissetmeye başlar. Bu durum, kardeş kıskançlığının gelişim psikolojisinde “yerinden edilme” olarak tanımlanan boyutuyla örtüşür (Tani ve Ponti, 2016).
Anlatıda anne baba karakterleri doğrudan çatışma yaratan figürler değildir; yalnız ana karakterin belleğinde sevginin yönünü değiştiren figürler olarak yer alırlar. Büyük çocuk, anne babanın gelecekte zamanlarını ve ilgilerini yeni kardeşe ayıracaklarını düşünür. Bu noktada anlatı, sevginin paylaşımından daha çok çocuğun öznel dünyasında sevginin azaldığına yönelik algının nasıl oluştuğunu görünür kılar. Ana karakter için başat problem kardeşi sevip sevmemek değil, kendisinin sevilip sevilmeyeceğinden emin olamamaktır. Böylikle başlıktaki “Ya kardeşimi sevmezsem?” sorusu anlatı ilerledikçe anlamsal değişime uğrar ve aslında “Ya ben eskisi kadar sevilmezsem?” sorusuna dönüşür. Bu dönüşüm, olay örgüsünün duygusal odağını oluşturur. Anlatının dikkat çekici yönlerinden birisi, kardeşin kitabın büyük bölümünde doğmamış olmasıdır. Buna karşın kardeş, ana karakterin belleğinde son derece güçlü bir figür hâline gelir. Bu durum, kıskançlığın her zaman somut bir rakip gerektirmediğini bazen salt bir değişim olasılığıyla bile ortaya çıkabildiğini gösterir.
Olay örgüsünde Bengisu yaşadığı korkuyu bastırmak yerine dile getirir. Bu anlatısal tutum, kardeş kıskançlığını ya da korkusunu reddetmek yerine onu görünür kılar. Bu süreçte anlatı, çocuğu “yanlış hissettiği” için düzeltmeye çalışmaz. Bunun tersine bu duygunun anlaşılabilir olduğu kabul edilir. Böylelikle kıskançlık aile içi ilişkilerin yeniden düzenlendiği bir geçiş süreci olarak ele alınır. Kitabın sonunda ana karakter, aile içindeki yerinin tamamen kaybolmadığını ve sevginin kardeşin gelişiyle yok olmayacağını fark eder. Bu farkındalık kardeşi sevmeye zorlanmak yerine kendi varlığının ve değerinin sürdüğünü hissetmesi üzerinden kurulur. Bu yönüyle olay örgüsü, kardeş kıskançlığını tamamen çözen bir mutlu son sunmaz. Bunun yerine ana karakterin bu duyguyla baş edebileceği güven zemini oluşturur. Bütün bu yönleriyle bu kitap, çocuk okura kıskançlığın geçici ve yönetilebilir bir duygu olduğunu sezinletir.
Bu kitap mizah ve fantezi stratejisi üzerinden değerlendirildiğinde ise, her bir sayfada yer alan dilsel ve görsel metnin işlevi kendini etkili bir biçimde göstermektedir. Bu bakımdan ilk sayfa incelendiğinde, Bengisu hiç beklemediği bir haber alır ve kardeşi olacağını öğrenmiştir. Çocuk, daha ilk tümcede özne olmaktan çıkacağını ve yaşamında büyük bir değişiklik olacağını sezinlemiştir. Çünkü kardeş kıskançlığı çoğu zaman “kardeş”ten önce “beklenmedik değişim”le başlar. Bu durum, kardeş kıskançlığının temeli olan yer kaybının başlangıcıdır. Görselde Bengisu, odanın ortasında ama bedeniyle odaya tam yerleşememiş gibidir. Kolaj tekniğiyle oluşturulan ana karakterin yaşadıkları öfke ya da kıskançlık olmasa da şaşkınlık ve askıda kalma durumudur. Yeri gelmişken söylemek gerekir ki kitabın yazarı ve resimleyeni Gülşen Arslan Akca’nın ana karakteri kolaj tekniğiyle oluşturmuş olması tesadüfi değildir. Çünkü burada kolaj tekniği salt estetik bir seçim olmaktan öte psikolojik bir imgeye gönderme yapmaktadır. Çocuk odaya kesip yapıştırılmıştır. Bu, “Ben buraya ait miyim?” duygusunun görsel karşılığı olabilir. Bu durum, çocuk okura “Bu çocuk şu an bir tuhaflık yaşıyor.” duygusunu duyumsatabilir. Burada çocuğun bedeniyle sezinletilmeye çalışılan mizah henüz “gülme” üretmemiş olmasına karşın anlatı duyguyu gerçeklikten koparmadan ama hafifçe yumuşatarak sunmaktadır.

Akca, Gülşen Arslan (Ya Kardeşimi Sevmezsem?)
İkinci sayfa incelendiğinde, bu sayfanın “Annem ile babam, abla olacağımı söylediler. Aman ne güzel!” tümceleriyle başladığı görülmektedir. Özellikle “Aman ne güzel!” tümcesi Bengisu’nun iç sesidir. Gerçekliğin hafifçe bükülmesidir. Bu bir sessiz dirençtir. “Aman ne güzel” tümcesinin karşısına anlatı şu yanıtı koymaktadır:
- “Benim içimde o kadar da güzel değil!”
Bu yanıt çocuğun açık çatışmaya girmeden duygusunu anlatma yoludur. Çünkü burada Bengisu’ya rol ataması yapılmıştır. Yani Bengisu’ya ortada henüz bir ilişki ya da duygusal bağ yaşanmamışken sorumluluk kimliği öncelenmiştir. Kıskançlığın önemli bir kaynağı da duygular oluşmadan beklentilerin kurulmuş olmasıdır. Görsel metin dikkatli incelendiğinde Bengisu’nun kendi sözünün olmadığı görülecektir. Bengisu’nun ağzından çıkan açık bir duygu tümcesi yoktur. Bu bilinçli bir anlatı seçimi olarak okunabilir. Çocuk ne hissettiğini henüz söze dökememektedir. Bu durum kıskançlığın “öncesi”ni gösterir ve adlandırılamayan ama bedende dolaşan bir gerilimi yansıtır. Bu sayfanın en çarpıcı yanı, tek bir Bengisu yerine birden fazla Bengisu’nun yer almasıdır. Bu görsel seçim, mizah ve fantezi stratejisinin tam olarak devreye girdiği yerdir. Birden fazla Bengisu görmek, “akıl karışıklığı”nı basitçe göstermekten fazlasını yapar. Bengisu artık tek bir duyguda değildir. İç dünyasında çelişkili tepkileri eşzamanlı yaşar ve bu tepkiler henüz bütünleşmemiştir. Bu durum gelişimsel olarak da son derece gerçekçidir. Çocuk, bir olaya ilişkin aynı anda korku, merak, sevinç taklidi ve bedensel rahatsızlık hissedebilir. Her bir Bengisu karakteri “Karnım ağrıyor.”, “Midemi bulandırıyor.” ve “Başım dönüyor.” gibi farklı bir bedensel yakınmaları dile getirir. Bu yakınmalar, psikoloji alanyazınında “somatik anlatım” olarak tanımlanır. Duygunun dile gelmediği yerde beden konuşur. Beden, değişime karşı uyarı verir. Burada somatik anlatım kavramının da açıklanması gerekmektedir. Somatik anlatım (somatization/somatic expression), bireyin yaşadığı duygusal ya da psikolojik gerilimi doğrudan sözcüklerle değil bedensel belirtiler aracılığıyla anlatması olarak tanımlanır. Özellikle çocukluk döneminde bu durum son derece yaygındır; çünkü çocuklar karmaşık duyguları (kaygı, kıskançlık, tehdit algısı, belirsizlik vb.) henüz soyut kavramlarla adlandırabilecek bilişsel ve dilsel donanıma tam olarak sahip değildir. Bu boşlukta beden “konuşan araç”a dönüşür (Thompson, 1994). Bu nedenle çocuk, “Korkuyorum.”, “Kıskanıyorum.” ya da “Kendimi dışlanmış hissediyorum.” demek yerine “Karnım ağrıyor.”, “Midem bulanıyor.” gibi bedensel yakınmalar üretir. Bu, bir rol yapma ya da dikkat çekme davranışından öte duygunun çocuk belleğinde beden üzerinden düzenlenme biçimidir (Eisenberg ve Morris, 2002). Burada yazar, bedensel yakınmalar üzerinden mizah üretmektedir. Çoğalan Bengisular, yetişkin okur için gülümsetici olabilir ama çocuk okur içinse rahatlatıcı olabilir. Çünkü kıskançlık duygusu parçalara ayrılmıştır. Bu durum duygunun yoğunluğunu azaltabilir. Bu sayfa, çocuk okura şunları sezinletebilir:
- Kıskançlık henüz kardeşe yönelmemiştir.
- Hedef anne ve baba da değildir.
- Hedef belirsizdir, duygu bedene dağılmıştır.
Yer kaybı stratejisi burada içselleştirilmiş bir sarsıntıya, mizah ve fantezi stratejisi ise bu sarsıntının oynanabilir bir alanına dönüşmesini sağlamıştır.
Üçüncü sayfa incelendiğinde, Bengisu’nun iç sesi artık daha belirginleşmiş ve korku ilk kez adlandırılmıştır: “Haberi ilk duyduğumda endişelenmiştim. Biraz düşününce korkmaya başladım.”. Buradaki tümceler dikkatli bir biçimde incelendiğinde tümcelerin çekirdeği olan sözcükler kendini ele vermektedir.

Bu sıralama, kıskançlığın ani bir patlamayla oluşmadığı bilişsel olarak büyüyen bir duygu olduğunu gösterir. Bengisu düşünür, senaryolar kurar ve duygu yoğunlaşır. Dikkat edilirse ilk iki sayfada duygu dolaylıydı (şaşkınlık ve bedensel tepkiler). Burada ise ilk kez Bengisu, korktuğunu kabul eder. Bu durum anlatı açısından önemli bir gelişmedir. Çünkü kıskançlık ve korku artık içte dolaşan belirsiz bir gerilimden öte adlandırılmış bir duyguya dönüşmüştür. Bu sayfanın görsel yapısı tamamen düşünce balonları üzerine kuruludur. Düşünce balonları anlatıda çok önemli bir işleve sahiptir.
Bu olanlar gerçek değildir, salt akıldan geçen olasılıklardır. Balonların içindeki imgeler ise, mizah ve fantezi stratejisinin içeriğini yansıtmaktadır. Doğukan’ın Bengisu’nun başında şarkı dinlemesi, saçlarını çekmesi, ona yemek yedirmesi vb. ana karakterin korkularını göstermektedir. Yani kitap, “Kardeşim gerçekten canavar olacak.” demekten öte “Bengisu’nun aklından böyle korkular geçiyor” der. Düşünce balonlarının içindeki imgeler biraz gülünç ve abartılıdır; yalnız bu abartı tesadüfi değildir.
Psikanalitik ve anlatı kuramı açısından bakıldığında abartı duygunun yoğunluğunu düşürür (Freud, 2022; Winnicott, 1982). Korku ne kadar “olamaz” duruma gelirse çocuk okur için o kadar yönetilebilir olur. Burada dikkat edilirse korkunun nesnesi kardeş değil sonuçlarıdır. Bu bakımdan, düşünce balonlarında yer alan imgelerin alt metni okunduğunda Bengisu’nun yok sayılmasının nedeni olarak sevginin kaybolması ve kendine yer kalmaması olduğu görülecektir. Yani korkulan şey bebekten öte Bengisu’nun kendi varlığının belirsizleşebileceğidir. Bu sayfa kıskançlık gibi yoğun bir duygu karşısında mizah ve fantezi stratejisinin neden çocuk edebiyatında bu kadar etkili olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü bu sayfada korku trajik bir biçime getirilmeden abartılarak dramatize edilmiştir. Yani Bengisu’nun içsel çatışması gülünç olaylarla dışsallaştırılır. Bu sayede çocuk okur “Evet, ben de böyle düşünüyorum.” diyebilir. Bu, duygusal bir denge kurma yöntemidir. Daha üçüncü sayfada olmamıza karşın bu sayfa Bengisu’nun iç yolculuğunda önemli bir sürece gelmiştir. İkinci sayfadaki gibi duygu artık bedende dağınık değildir. Bilişte senaryolaşmış ama hala kontrol edilmemektedir. Sonuç olarak, bu sayfadaki düşünce balonları, kardeş kıskançlığını kardeşe yönelmiş bir öfke olarak değil de çocuğun kendi varlığının tehdit altında algılanmasına bağlı olarak üretilen felaket senaryolarıdır. Bununla birlikte abartılı ve gülünç imgeler, bu korkuların gerçeklikten ayrıştırılmasını sağlamıştır. Böylelikle kıskançlık bastırılmadan simgesel bir uzaklık içinde düzenlenebilir biçime gelmiştir.
Dördüncü sayfa incelendiğinde, Bengisu’nun felaket senaryolarından geriye çekildiği ve düzeni korumaya yönelik savunmaya geçtiği görülmektedir. Burada mizah geri çekilmiş ve ani bir durulma söz konusudur. Bengisu’nun bu sayfadaki temel düşüncesi “Evde bir düzenim var. Bozulmasını istemiyorum.”dur. Bu tümce, kardeş kıskançlığının özünü doğrudan ama sakin bir biçimde dile getirir. Onun kaygısı düzen kavramında yoğunlaşır. “Düzen” sözcüğü çocuk açısından oda, kıyafet, oyuncak ya da anne babanın paylaşımının bozulmaması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu sayfa, çocuğun değişim karşısında var olan ilişkisel yapıyı koruma isteğine gönderme yapar. Beşinci sayfa da bu isteği daha belirgin kılar. Bengisu’nun savunma planları, mizahın yeniden etkinleşmesi ve denetim arayışı ön plana çıkartılmıştır. Bu sayfada Bengisu’nun dili de belirgin biçimde değişmiştir. Önceki sayfalarda şaşkınlık (1. sayfa), bedensel uyarı (2. sayfa), felaketleştirme (3. sayfa), savunma (4. sayfa) varken burada ilk kez eyleme dönük bir iç ses oluşmuştur. Anlatıda Bengisu, artık ne hissettiğini anlatmaz ve ne yapacağını düşünür. Bu çok önemli bir geçiştir. Çünkü kardeş kıskançlığı, bu noktada salt bir duygu olmaktan çıkarak yönetilmesi gereken bir durum biçimine gelmiştir. Bu sayfa Bengisu’nun yaşadığı belirsizlik karşısında bilişsel denetim kurma çabasını yansıtır. Çünkü ana karakter, kontrol edemediği değişimi en azından düşünce düzeyinde düzenlemeye çalışır. Görselde Bengisu’nun düşünceleri, bir tür “yapılacaklar listesi” ya da “önlem paketi” gibi düzenlenir. Bu durum büyük ve belirsiz bir tehdidi (kardeşin gelişi) küçük ve yönetilebilir maddelere bölebilir (Odamı başka biriyle asla paylaşamam, oyuncaklarımı paylaşamam vb.). Bu anlayış, çocuk bilişinin çok tanıdık bir savunmasını ortaya koyar:
“Hepsini birden düşünürsem korkarım ama tek tek düşünürsem dayanabilirim.” (Carleton, 2016; Sweller, Ayres ve Kalyuga, 2011; Wright, Lebell ve Carleton, 2016).
Sayfa incelendiğinde, sayfada yer alan planların içeriği çoğu zaman gerçekçi olmaktan uzaktır. Çünkü kimi maddeler aşırı, gülünç ve uygulanması zordur. İşte mizah burada çalışır. Plan ne kadar “saçma”ysa, duygunun tehdidi o kadar azalır. Anlatı, Bengisu’nun planlarını ciddiye alır gibi gösterirken aynı anda onları gülümsetici kılar. Bu ikilik hem Bengisu hem de çocuk okur için çok önemlidir. Çünkü Bengisu için planlar ciddiyken çocuk okur için gülünç olabilir. Bu sayede çocuk okur, Bengisu’nun kaygısıyla özdeşleşir ama onun içinde kaybolmaz. Bu sayfa duygunun stratejiye geçtiği yer yani mizahın işlev değiştirdiği yerdir. Önceki sayfalarda mizah bedensel uyarı ve felaketleştirme iken burada gülünç planlardır. Yani Bengisu artık kıskançlığını hissetmekle yetinmez, düşünür ve dönüştürmeye çalışır. Bengisu artık edilgen değildir. Düzen bozulabilir ama çocuk bu bozulmanın içinde bir özne olarak kalmak ister. İşte mizah, bu öznelik duygusunu olanaklı kılar.

Akca, Gülşen Arslan (Ya Kardeşimi Sevmezsem?)
Beşinci sayfada Bengisu kıskançlığı kontrol etmek için “gülünç planlar” üreterek özneleşmeye çalışıyordu. Altıncı sayfada ise aile üyeleri de kurgunun bir parçası olur. Anneanne ve teyzenin de kurguda yer alması Bengisu’nun kıskançlığını başka bir düzleme taşır. Çünkü yeni kardeş haberi salt evin içinde bir değişim değildir. Aynı zamanda çocuğun gözünde “Artık herkesin ilgisi tek bir noktaya toplanacak!” anlamına gelmektedir. Bu yüzden altıncı sayfa, kıskançlığın nesnesini genişletir. Artık anne babayla birlikte bütün bir sevgi ağı “risk alanı”na dönüşmüştür. Bengisu bu sayfada bilişsel okumalar yapmaktadır. “Ya anneannem ve teyzem, kardeşimi benden daha çok severse?”, “Peki ya ben kardeşimi sevmezsem?” Bu tür tümceler, kıskançlığın bilişsel biçimlerini gösterir. Bengisu henüz somut bir kanıt görmeden, başkalarının duygu ve düşüncelerini okur ve olası sonuçları kesin gerçek gibi sezinler. Bu durum bilişsel psikolojide bilişsel çarpıtma türüne karşılık gelir. Yani kişi diğerlerinin ne düşündüğünü ya da ne hissettiğini sanki biliyormuş gibi varsayar (Beck, 2020). Bununla birlikte bu varsayım, “mantıksız” bir düşünmeden öte çocuk için son derece koruyucu bir öngörme sistemidir. Çocuklar, belirsizliği dayanılmaz bulduğu için, belirsizliği “kötü senaryo” ile doldurarak kendilerini hazırlamaya çalışırlar (Carleton, 2016). Yani Bengisu’nun iç konuşmaları, kıskançlığın öngörü (sevgi bağlamında) ve güvenlik arayışı ile ilgili olduğunu gösterir. Sayfada yer alan dikkat çekici bir durum ise Bengisu’nun “boynu bükük” duruşudur. Bu, sayfanın duygusal çekirdeğini oluşturabilir. Çünkü bu duruş “öfke”, “saldırganlık” ya da “Kıskandım.” diye bağırmak değildir. Tam tersine, kıskançlığın kırılganlık ve utançla olan komşu biçimidir. Boynu büküklük şu duygu ve düşünceleri sezinletebilir:
- “Ben istememeliyim ama içimde oluyor.”
- “Bunu söylersem ayıp olur.”
Bu duruş, kıskançlığın çoğu zaman bir “kızgınlık”tan çok, bir eksilme ve değersizleşme hissiyle yaşandığını gösterir. Aynı zamanda, Bengisu’nun “daha çok severlerse” düşünceleri, sevginin çocuk bilişinde nasıl algılandığını açığa çıkarır. Bu yüzden Bengisu için sorun “kardeş” in gelmesiyle birlikte azalacak olan sevginin miktarıdır. Daha farklı bir anlatımla, kıskançlık salt anne babayla sınırlı bir duygu değildir. Bebek geldiğinde sevgi ağı büyür ve çocuk, sevginin herkes tarafından “yeniden dağıtılacağı” korkusuna kapılabilir. Altıncı sayfa bu korkuyu çok gerçekçi biçimde gösterir. Bengisu sevgi ağının tamamını tarar, kim kimi daha çok sevecek diye düşünür ve kendini aşağıda konumlandırır. Bu da kıskançlığı ilişkisel konumlanma sorununu ortaya çıkartır. Bu mantık, yer kaybı stratejisinin “sevginin bölünmesi algısı” bölümünü doğrudan simgeler.
Yedinci sayfa, Bengisu’nun masanın altına girip ağlamasıyla başlar. Bengisu’nun masanın altına girmesi, bir “saklanma” davranışından öte görülmemeyi seçerek kontrol kurma çabasıdır. Kardeş kıskançlığında çocuk çoğu zaman “merkezden itilmiş” hissedebilir. Masanın altı ise hem evin içindedir hem de evin düzeninin dışındadır. Bengisu burada aile düzeninin içindedir ama o düzenin öznesi olmaktan geçici olarak çekilmiştir. “Hiçbir şey yiyip içmek istemiyorum.”, “Sürekli ağlamak istiyorum.” anlatımları kıskançlığın bedensel dile döküldüğü noktayı gönderme yapar. Bu durum, ikinci sayfada yer alan somatik yakınmalara benzerdir. Yalın bir anlatımla, ikinci sayfada duygunun adı yoktur. Çocuk ne olduğunu anlamaz ve beden, bilişin yerine konuşur. Bu bir ilk kriz tepkisidir. Yedinci sayfada ise, duygu artık tanınmıştır (kardeş gerçeği biliniyor) ve bedensel geri çekilme bilinçlidir. Yani Bengisu artık neyle karşı karşıya olduğunu biliyor ama onu taşıyamıyordur. Yememek, içmemek ve ağlamak istemek çocuğun “Bu yeni duruma katılmıyorum.” deme yoludur. Bengisu artık edilgen olarak direniştedir. Daha sonra Bengisu’nun ağlamayı bırakıp kendini koruyacak planlar yapması başka bir kırılma noktasıdır. Bengisu’nun ağlamayı bırakması, duygunun bittiği anlamına gelmekten öte duygunun biçim değiştirdiğini gösterir. Burada anlatı yeniden mizah stratejisine geçer. “Saç çekmelerine karşı patates filesi, ısırmalara karşı tahta kaşık koruyucular.” gibi öğelerle duygusal gerilim yeniden yumuşatılır. Böylelikle kaygı, kontrol edilebilir bir “oyun senaryosu”na dönüştürülür. Bu noktada mizah, gülme üretmekle birlikte duyguyu yeniden çerçeveleme işlevi de görür. Kardeş artık kontrol edilemez bir bilinmezden öte “önlem alınabilir” bir figürdür. Anlatı, çocuğun içsel korkusunu gerçeklikten koparmadan yalnız onu oyun mantığına taşıyarak hafifletir. Dolayısıyla mizah stratejisi, kardeş kıskançlığını bastırmaz ve onu zararsız bir oyuna dönüştürerek çocuğun duygusal yükünü hafifletir. Mizah burada bir kaçış olmaktan öte duygusal düzenleme aracıdır. Daha farklı bir söyleyişle, kardeşle ilgili tehdit algısı mizah ve oyunla küçültülür ve Bengisu kaygının altında ezilmeden onunla birlikte var olmayı sezinler. “Şimdilik bu kadar hazırlık yeter.” tümcesi ise ana karakterin kaygıyı sınırlayabildiğini gösterir. Bengisu artık kaygının tamamı değildir. Kaygıyı yönetebilecek bir öznedir. Bu durum, anlatıda özneleşme anlarına da gönderme yapar. “Bahçeye çıkıp oyun oynayayım.” tümcesi bir geçişi betimler. Çünkü bahçe, evin içindeki duygusal sıkışmadan çıkış alanıdır. Bengisu’nun oyuna yönelmesi kardeşi unutmak değildir. Şimdilik kardeşiyle ilgili duygu ve düşünceleri askıya alabilme becerisini kazanması gerekmektedir. Oyun burada kendini yeniden düzenleme alanıdır. Bengisu burada kardeşle ilgili var olacak sorunları çözmemiştir; yalnız kardeş düşüncesiyle birlikte var olabilmektedir. Açık bir söyleyişle, Bengisu her şeyi kontrol ettiğine inanmaz ama hazırlıklı olduğunu hisseder. İşte anlatı tam da burada kardeş kıskançlığını bastırılmadan oyunlaştırıldığında yumuşayacağını çocuk okura sezinletebilir. Bengisu’nun salıncakta mutlu olması, “Artık kıskanmıyorum.” demek değildir. Bu daha çok “Kıskançlıkla birlikte yaşayabilirim.” kazanımıdır.
Önceki sayfalarda Bengisu, kardeş düşüncesi karşısında kontrolü kaybeden bir çocuktu. Haber ona sorulmadan verilmişti, gelecek belirsizdi, bedeni ve duyguları taşkındı. Dokuzuncu sayfada ise roller tersine döner. Bengisu artık kuralları koyan, görev dağıtan ve “Ne yapılacağını söyleyen.” konumdadır. Bu durum, kardeş kıskançlığının temelindeki güç kaybı duygusuna verilen simgesel bir yanıttır. Çocuk, gerçek yaşamda kontrol edemediği durumu oyunla yeniden düzenler. Kıskançlık, çoğu zaman kardeşi belirsiz ve sınırsız bir tehdit gibi algılamaktan doğar. Burada Bengisu, kardeşini ağlayan, her şeyi bozan, herkesi kendine çeken bir figür olmaktan öte görev alabilen, yönlendirilebilen, sınırları olan bir varlık olarak kurgular. Kardeş artık salt “alan” değil, “yapan”dır. Bu görev verme sahnesi, ileride Bengisu’nun yaşayacağı bakım verme rolünün bir provasıdır; yalnız henüz doğrudan bakım değil, yönetim düzeyindedir. Yani Bengisu henüz “Seni beslerim.” ya da “Seni severim.” demez. Onun yerine “Şunu yap.” ya da “Bunu topla.” der. Bu durum kıskançlığın yumuşaması için gelişimsel olarak çok anlamlıdır. Çocuk önce uzaktan bir ilişki kurar ve yakınlık daha sonra gelir. Bu görselde mizah gülme üzerinden değil de rollerin tersine çevirmesi yoluyla işler. Genelde “Büyükler görev verir ve küçükler yapar.” anlayışı varken burada Bengisu, henüz gelmemiş kardeşini “küçük” ilan eder ve ona görev yükler. Bu, çocuğun kaygısını oyunlaştırarak ehlileştirmesidir. Mizah burada kardeşi küçültür (tehdit azalır) ve Bengisu’yu büyütür (özne güçlenir). Kardeş haberiyle Bengisu’nun dünyası “yetişkinlerin kararıyla” değişmişti. Dokuzuncu sayfada ise Bengisu, değişimi geri çeviremese bile en azından kabul edebileceği bir oyunsu bir süreç tasarlar. “Aslında bir kardeşimin olması iyi olabilir.” tümcesi “Kıskançlık bitti.” demek değildir. Bu durum, “Ben de bu yeni düzende bir şeyleri başlatabilirim.” düşüncesidir. Bununla birlikte bu durum kıskançlığın dönüşüm evresine girdiğini göstermektedir. Yer kaybı korkusu yeni durumda rol kazanma arayışına dönüşmüştür. Bengisu’nun kardeşini istediğini yaptırabileceği bir figüre dönüştürmesi, ilk bakışta olumsuz gibi görünse bile anlatı açısından önemli işlevleri vardır. Çünkü Bengisu’nun kardeşini henüz “sevilecek bir ilişki öznesi” olarak düşünmesi için çok erkendir. Bunun yerine kardeşini kendi kaybını telafi edecek bir oyun nesnesi olarak düşünür. Yani kıskançlık burada “Seni kontrol edebileceğim bir yere koyarsam dayanabilirim.” biçimine evrilir. Bu durum, kardeş kıskançlığının iç mantığını ortaya koyar. Ana karakter kardeşi önce “eşit” olarak algılamak yerine hiyerarşik olarak düşler. Böylece “Ben küçülmüyorum.” hissini korur. İşte burada mizah korkuyu “gülünç bir plan”a çevirerek duygusal yükü azaltır. Daha doğrusu mizah, kahkaha attıran bir şaka olarak değil, “zararsız” bir plan kurdurur. Bebeğe iş yaptırma düşüncesi Bengisu’nun içindeki “Kaybediyorum.” hissini “Bir şey yapabilirim.” hissine dönüştürür. Bu da kıskançlığın duygusal şiddetini düşürür. Yedinci sayfadaki “ağlama/bedensel çöküş”ten sonra dokuzuncu sayfa Bengisu’nun ikinci bir düzeye geçtiğini gösterir. Bu durum aynı duygunun farklı bir biçimde alımlandığının göstergesidir. Bu sayfa daha çok “Kıskançlık duygusuna dayanmanın bir yolunu buluyorum.” der gibidir.
Onuncu sayfada ise, “Henüz” sözcüğü belirleyicidir. “Henüz” zamanı askıya alan bir sözcüktür. Bengisu kardeş düşüncesini reddetmez ama onu erteleyerek baş edilebilir biçime getirir. Bu, çocuğun gerçekle ilişki kurma biçimidir. “Tamam olacak ama şimdi değil.” Bu açıdan “güzel haber” anlatımı sevinçten çok rahatlama duygusuna gönderme yapar. Kardeş kıskançlığı çoğu zaman “kardeş”ten çok yaklaşan değişimle ilgilidir. Bu sayfada değişim ertelenmiştir. Dolayısıyla kıskançlık geçici olarak sönümlenir, kaygı geri çekilir ve Bengisu’nun iç dünyasında bir nefes alma alanı açılır. Bu, kıskançlığın ortadan kalkması değil yoğunluğunun düzenlenmesidir. Çocuk edebiyatı açısından bu anlayış duyguyu “ya var ya yok” ikiliğine sıkıştırmaz. Dalgalı ve zamansal bir süreç olarak gösterir. Bu sayfa, mizahın en ince biçimiyle geliştirildiği yerlerden biridir. Burada abartı yoktur, gülünç durumlar yoktur ve fantastik nesneler yoktur ama bilişsel çarpıtma vardır. Bengisu, geleceği bugünden kontrol ediyormuş gibi hisseder. “Henüz gelmeye niyeti yok.” anlatımı bilinçli bir oyunlaştırmadır. Kardeş, Bengisu’nun belleğinde geciken bir konuk gibidir. Bu strateji, duygusal gerilimi oyundan öte zamanla yumuşatır. Bu sayfada “Kardeşim hiç gelmeyecek.” anlayışı söz konusu değildir. Tersine “Buna şimdi bakmak zorunda değilim.” anlayışı vardır. Bu durum gelişimsel olarak sağlıklı bir savunmadır. Çünkü ana karakter, duygusal yükü parçalara bölerek taşımakta ve metin de bunu desteklemektedir.
On birinci sayfa, anlatıda kardeş kıskançlığının ilk şaşkınlıktan sonra geri dönen ikinci dalgasını simgeler. Öncesinde haber alınmış, fanteziler kurulmuş ve kısa bir sakinlik yaşanmıştır. Şimdi ise kıskançlık gündelik yaşamın içine sızmıştır. “Aylar geçti. Annemin karnı büyüdükçe kardeşim için daha sık alışverişe gittik. Bu çok sinir bozucuydu.” tümceleri kıskançlığın süreklik kazandığını göstermektedir.
- “Aylar geçti.”: Duygunun geçici olmadığı.
- “Daha sık alışveriş”: İlginin ve zamanın sistemli biçimde kardeşe yönelmesi.
- “Sinir bozucuydu.”: Açıkça adlandırılan ilk duygusal tepki.
Bu noktada kıskançlık artık birikmiş bir rahatsızlık durumuna gelmiştir. “Aldıkları her şeyin aynısından ben de istedim.” tümcesi ise Bengisu’nun kardeşiyle eşitlenmek istemediği gösterir. Çünkü alışveriş nesneleri burada sevginin yerini tutar. “O kıyafetler sana olmaz Bengisu, sana büyüklerinden alalım.” tümcesi ise yetişkin düşüncesinde doğru olabilir ama çocuk dünyasında bu tümce şunu söyler:
- “Bu süreç senin için değil.”
Ve Bengisu’nun iç sesi hemen gelir:
- “Ah bu yetişkinler!”
Bu anlatım mizah gibi görünür ama aslında anlatısal olarak uzaklık oluşturmadır. Bengisu burada yetişkin söylemine karşı hafif bir alayla karşılık verir. Böylece duygusal olarak ezilmekten korunur. Görselde Bengisu yere çökmüş, bacaklarını açmış, ağzı sonuna kadar açık ve bedeni kontrolsüzdür. Yani Bengisu daha önce kazandığı sakinliği kaybetmez ama kaygı arttığında bedensel dile geri döner. Bu nedenle bu görsel bir “geri dönüş”ten öte dalgalı bir uyum sürecidir. “O kıyafetlerin bana uygun olmadığını ben de biliyorum. Ama bunlar, ağlamak için güzel bahaneler.” tümceleri ise son derece sofistike bir farkındalık içerir. Bengisu burada ağlamasının “nedensiz” olmadığını bilir ama nedenin nesneler değil duygusal yük olduğunu da sezinletir. Bu bedensel ya da davranışsal belirtiler, anlatılamayan duyguların taşıyıcısı olur. Yani Bengisu salt ağlamaz, ağladığını da bilir. Bu durum kurgu içerisinde Bengisu’nun özneleşme süreçlerinin önemli bir parçasını oluşturur.
On ikinci sayfa, anlatının en yoğun çatışma ve gerilime eşlik ettiği anlardan birisini yansıtmaktadır. Çünkü burada artık ne hazırlık ne oyun ne de mizah vardır. Anlatı, çocuğun kurduğu tüm içsel senaryoları askıya alarak onu gerçekle yüz yüze bırakır. “Ve işte o gün geldi…” Bu kısa tümce önceki sayfalardaki iç monologların, planların ve fantezilerin tamamını tek bir ana sıkıştırır. “Ve işte.” sözü kaçınılmazlığı anlatırken “Geldi…” sözcüğü o günün artık ertelenemez olduğunu anlatmaktadır. Bu noktada anlatı ana karakterin kontrol alanından çıkar. Daha önce Bengisu plan yapabiliyor, erteleyebiliyor ve kendini koruyacak senaryolar üretebiliyordu. Burada ise zaman onun dışında işlemektedir. Görsel ayrıntılı olarak incelendiğinde ise Bengisu bir boşlukta durur, gölgesi vardır ama çevresi yoktur. Bu, geleneksel bir sahne ışığı metaforudur. Anlatı, Bengisu’yu saklanma yerlerinden; masanın altından, bahçeden ve oyun alanlarından çıkarır. Artık salt kendisi vardır. Bengisu’nun bedeni kolları açık, dişleri sıkılı, gözleri kocaman ve yanakları kızarmış biçimdedir. Bu duruş ne ağlamayı ne de sevinci yansıtır. Bu, psikolojide aşırı uyarılmışlık/belirsizlik durumudur (Porges, 2011). Yani burada kaygı, korku ve heyecan iç içedir ama hangisinin baskın olduğu henüz bilinmez. Önceki sayfalarda patates filesi, tahta kaşık gibi oyun senaryoları vardı. Bu sayfada hiçbiri yoktur. Bu bir anlatı stratejisidir. Çünkü mizah ve fantezi duyguyu taşımak içindir. Burada gerçekle temas kurulacağı anda bilinçli olarak geri çekilmiştir. Bu sayfa, mizah ve fantezinin işlevini tamamladığını gösterir. Bu sayfada Bengisu ağlamaz ve plan yapmaz ama orada durur. Bu özneleşmenin en yalın biçimidir. “Ben buradayım ve bunu yaşayacağım.”der. Artık Bengisu korkusunu başkasına yüklemez, bedeniyle onu taşır ve kaçmadan bekler. Bu sayfada kardeş kıskançlığı ne tamamen çözülür ne de tamamen bastırılır ama ana karakter duyguyla baş başa kalabilecek bir iç dayanıklılık kazanır. Bu noktada kıskançlık artık tanınmış bir gerçekliktir. “Ve işte o gün geldi…” tümcesinin yer aldığı sayfa, anlatının sessiz ama en güçlü anıdır. Mizah yoktur çünkü artık gerek yoktur. Fantezi yoktur çünkü görevini yapmıştır. Geriye salt ayakta bir Bengisu kalmıştır. Bu sayfa, kardeş kıskançlığının duygusal olarak olgunlaşma anını da simgeler.
“Ve işte o gün geldi…” tümcesinin yer aldığı sayfa duygusal bir doruk anıydı. Onu izleyen on üçüncü sayfa anlatıda kıskançlığı bitirmeye çalışmaz ve onu yeniden farklı bir düzleme yerleştirir. Bu durum oldukça yaşamsaldır. Çünkü kardeş kıskançlığını ele alan çocuk kitaplarında genellikle “Kardeş gelir, çatışma başlar, çocuk sezinler ve her şey düzelir.” biçiminde ilerlerken bu anlatıda Bengisu’nun duygusu “yanlış” olarak görülmez ama tek merkez olmaktan çıkarılır. Doğumdan sonra Bengisu tamamen dışarıda değildir ama merkezin tam sahibi de değildir. Görsellerde bebek merkezde olabilir ama Bengisu kadraj dışına itilmemiştir. Sıklıkla kenardan bakan, yaklaşan ve izleyen bir karakterdir. Yani ne tamamen yok sayılma ne de mutlak ayrıcalık içinde olma kardeş kıskançlığı açısından sağlıklı bir ara konumdur. Doğumdan sonra mizah yeniden devreye girer ama bu kez farklı bir işleve sahiptir. Öncesinde mizah kaygıyı yatıştırmak içindi. Sonrasında ise mizah ilişkiyi onarmak içindir. Bu fark çok önemlidir. Artık saç çekme korkusu yoktur ve ısırma fantezileri geri çekilmiştir. Onların yerini küçük görevler, “Yardım edebilirim.” durumları ve eşlik etme yer alır. İşte Bengisu’nun üçüncü özneleşme evresi burada başlar. “Ben de varım.”dan “Ben de yapabilirim.”e geçiş başlamıştır. Kısa bir özetle Bengisu’nun özneleşmesi üç evreden geçer:
- Kriz evresi: “Bu benim kontrolümde değil.”
- Savunma evresi: “Kendimi korumalıyım.”
- Katılım evresi: “Bu ilişkinin bir parçasıyım.”
Bu kitap didaktik bir biçimde “Kardeşini sev.”, “Kıskanma.” “Abla ol.” demek yerine “Kıskançlık, ilişki kurmanın başlangıç noktası olabilir.” düşüncesini sezinletir. Bu durum çocuk edebiyatı açısından çok güçlü bir etik duruştur. Bu bakımdan bu anlatı kardeş kıskançlığını bastırmaz, dramatize etmez ve “geçici bir sorun” olarak sunmaz. Bu duyguyu bedensel, düşünsel, görsel ve mizahsal olarak taşınabilir duruma getirir. Ve en önemlisi ana karakteri duyguyla ilişki kurabilen bir özne olarak konumlandırır.
On dördüncü sayfa kıskançlık duygusunu yeniden düzenler. “Kardeşim düşündüğümden daha farklı ve üstelik minicik.” tümcesi, önceki sayfalardaki tehdit algısının çözülmeye başladığını gösterir. “Daha farklı” demek, Bengisu’nun belleğindeki fantastik korku imgelerinin (ısıran, saç çeken vb.) artık geçerliğini yitirdiğini ortaya koyar. “Minicik” vurgusu ise gücün tersine çevrilmesidir. Kardeş artık tehdit eden değil bakım gerektiren bir varlıktır. “Bebeğin altı değiştirilirken ben de yardımcı olmak için ayaklarını havada tutuyorum.” tümcesinde Bengisu sorumluluk üstlenen bir karaktere dönüşmüştür. Kardeş kıskançlığında en dönüştürücü eşiklerden birisi çocuğun rakip konumundan yardımcı konumuna geçmesidir. İşte bu kitap bunu didaktik bir öğütün tersine gündelik, küçük ve bedensel ayrıntılarla yapmaktadır (ayaklarını havada tutmak, bezi getirmek, mendille ağzını silmek vb.). Bu sayfada mizah “Bebek pudrasını hep ben bulurum.” ve “Ağzından çıkan baloncukları silerim” gibi hafif, sıcak ve gülümseten gündelik ayrıntılara dönüşür. Bu durum mizahın artık savunma olmaktan öte uyum aracı olduğunu gösterir. Görselde Bengisu’nun yüzü merkezde ve büyük çizilmiştir. Bu durum, “Sen hala buradasın.” İletisini yansıtır. “Tabii ki bir de kendi işlerim var.” tümcesi kitabın kardeş kıskançlığına yönelik en olgun tümcesidir. Çünkü burada anlatı “Kardeşim var ama ben de varım.” düşüncesini sezinletir. Bu durum Bengisu’nun özerk benlik sınırlarını yeniden kurmasıyla ilişkilidir.
Son sayfada yer alan “Kardeşimle vakit geçirmek bana keyif vermeye başladı.”,
“Onu benden daha fazla sevecekleri fikri artık canımı sıkmıyor.” ve “Annem ve babam ikimizi de çok sevdiklerini söylüyorlar.” tümceleri, kıskançlığın bedensel etkilerinin çekildiğini söyler.
Özellikle “Canımı acıtmıyor.” tümcesinde kıskançlık anlamlandırılmış ve yerini başka bir ilişki biçimine bırakmıştır. “Kardeşim çok hızlı büyüyor ve büyüdükçe ben onunla oynadığım oyunlardan daha fazla keyif alıyorum.” tümcesi anlatının en olgun psikolojik göstergelerinden biridir. Başlangıçta zaman gözdağı verici (gelecek korkusu) ve belirsizdi (Ne olacak?). Şimdi ise zaman umut taşıyan bir süreçtir. Bengisu için kardeş artık zamanla dönüşen bir ilişki ortağıdır. Bu sayfadaki görseller oldukça önemlidir. Çünkü bengisu ve kardeş artık aynı çerçevede yer alırlar. Sol sayfadaki küçük görseller bakım ve kucaklama; sağ sayfadakiler ise birlikte oyun, kitap okuma ve karşılıklı bakış biçiminde oluşturulmuştur. Bu düzenleme ilişkinin artık tek yönlü (annenin ilgisi) olmadığını ve yatay bir ilişkiye dönüştüğünü göstermektedir. İşte kardeş kıskançlığının çözülmesi tam olarak burada gerçekleşir. Anne baba merkez olmaktan çıkar ve kardeşlerarası ilişki anlamlı bir bütün oluşturmaya başlar. Özellikle “Galiba o benim en iyi oyun arkadaşım.” olan kitabın son tümcesinde ilişkinin tamamlanmış olmadığını ama umut verici bir yönde ilerlediğini söylemektedir. Bu bakımdan Bengisu kardeşini idealize etmeyi bırakarak yeniden adlandırır. Çünkü “kardeş” ve “oyun arkadaşı” düşüncesinde eşitlik vardır, hiyerarşi azdır ve birlikte olma anlayışı güçlüdür. Bütün bu yönleriyle bu kitap “Kardeş kıskançlığı nasıl yok edilir?” iletisini değil “Kardeş kıskançlığıyla nasıl birlikte yaşanır?” iletisini çocuk okura sezinletir.
Anlatı Stratejisi III: Antropomorfik Ayna: Hayvan/Nesne Karakterlerle Kıskançlık Duygusunu Düzenlemek
Antropomorfik ayna, kardeş kıskançlığı gibi “zor, çatışma içeren ve yanlış hissedilen” duyguların hayvan/nesne karakterlerle anlatılmasıdır. Bu stratejide amaç, kıskançlığı salt yansıtmaktan öte çocuğun bu duyguyu tanımasını, kabul etmesini ve düzenlemesini kolaylaştıracak bir anlatı düzeni kurmaktır. Bu stratejinin psikolojik mantığı “güvenli uzaklık ve güçlü özdeşim” ilkelerine dayanır. Yalın bir söyleyişle antropomorfik ayna stratejisinin ayırt edici gücü, çocuk okurun aynı anlatı içinde iki zıt ama tamamlayıcı deneyimi eşzamanlı olarak yaşayabilmesini olanak sağlamasıdır. Bu iki süreç birbirine karşıt olmaktan çok birlikte çalışarak kıskançlık gibi zor bir duygunun işlenmesini olanaklı kılar. Bu stratejide “ayna”, çocuğun kıskançlık deneyimini olduğu gibi yansıtan ve onun benliğini doğrudan tehdit etmeyen bir yüzey olarak işlev görür. Bu yansımanın merkezinde, kardeş kıskançlığının gelişimsel temelini oluşturan güvenli bağlanma ile ailenin sunduğu kaynakların (zaman, ilgi, fiziksel temas vb.) oluşturduğu iki temel öğe yer almaktadır.
Güvenli uzaklık, çocuğun kıskançlık duygusuyla doğrudan özdeşleşmek zorunda kalmadan anlatıyı izleyebilmesini sağlar. Kıskançlık, çocuklar için hem rahatsız edici bir duygu hem de “kötü çocuk olma”, “ayıp hissetme” ve “sevilmeye layık olmama” kaygılarını tetikleyebilen içsel bir deneyimdir. Bu nedenle çocuk, kendi kıskançlığını doğrudan görmekten kaçınabilir. Hayvan ya da nesne karakterler bu noktada koruyucu bir maske işlevi görür. Çocuk, “Bu bir tavşan/kedi/timsah…” diyerek anlatıyı uzaktan izler. Açık bir söyleyişle, çocuk, duygunun ağırlığını doğrudan kendi benliğine yüklemez. Bu uzaklık, çocuğun kıskançlığa yönelik içsel direncini azaltır ve anlatının içeriğine ilgisinin sürmesine olanak tanır. Dunn’ın (2007) vurguladığı gibi, kardeş kıskançlığı birçok çocukta suçluluk ve utançla birlikte görülür. Güvenli uzaklık, bu utancı yumuşatarak duygunun görünür olmasına izin verir. Bu süreçte uzaklık, kaçış değil güvenli bir alan yaratır. Çocuk okur, kıskançlık duygusunu anlatının bir parçası olarak izleyebilir.
Uzaklık sayesinde anlatı ilerledikçe çocuk, hayvan/nesne karakterin yaşadığı olaylarda kendi deneyimiyle örtüşen anlar bulabilir. Kucak paylaşımı, ilginin yeni bebeğe yönelmesi, oyuncakların bölünmesi ya da bakım sırasının değişmesi gibi olaylar, çocuğun gündelik yaşamındaki karşılıklarıyla örtüşebilir. İşte bu noktada güçlü özdeşim devreye girer. Çünkü çocuk, “Bu karakter benim gibi hissediyor.” diyerek duygusunu tanımaya başlar. Sever (2013)’in dediği gibi çocuk, okuduğu metindeki kahramanın yaşadıklarıyla kendi yaşantıları arasında bağ kurabildiği ölçüde metni anlamlandırır ve metnin sunduğu duygu dünyasına katılır. Bu durum özdeşimin salt bir “beğenme” ya da “kendini yerine koyma” durumu olmadığını, çocuğun kendi iç dünyasını metin aracılığıyla yansıtma süreci olduğunu ortaya koyar. Çocuk edebiyatında özdeşim, didaktik yönlendirmelerin yerine karakterin yaşadığı duyguların çocuğun deneyimleriyle örtüşmesi yoluyla kurulur. Özdeşim ne kadar doğal ve zorlamasız gerçekleşirse metnin çocuk okur üzerindeki etkisi de o ölçüde derin olur (Sever, 2013). Bu durum özellikle kardeş kıskançlığı gibi karmaşık duygular için belirleyici olabilir. Çünkü antropomorfik ayna stratejisinde güçlü özdeşim olmak zorundadır. Hayvan/nesne karakterler, çocuğun birebir kendisi olmamalarına karşın yaşadıkları durumlar bakımından çocuğun yaşamıyla örtüşebilir. Kucak paylaşımı, anne babanın ilgisinin yön değiştirmesi ya da oyuncağın bölünmesi gibi durumlar, çocuğun kendi deneyimlerinin anlatı içindeki karşılıkları olabilir. Işte çocuk, karakterin bu durumlarda yaşadığı duyguları izlerken kendi yaşantılarıyla metin arasında bağ kurmaya başlar. Çocuk, hayvan/nesne karakterin yaşadığı kıskançlık duygusunu izlerken doğrudan “Ben kıskanıyorum.” demek zorunda kalmadan anlatı ilerledikçe “Ben de böyle hissediyorum.” noktasına ulaşabilir.
Antropomorfik ayna stratejisinde güvenli uzaklık ve güçlü özdeşim birbirinin önkoşulu durumundadır. Anlatıda salt özdeşim olsaydı çocuk kıskançlıkla yüz yüze gelebilir, savunmaya geçebilir ve anlatıyı reddedebilirdi ya da uzaklık olsaydı, anlatı duygusal olarak etkisiz kalabilir, çocuk okur “Bu benimle ilgili değil.” diyerek duygusal bağ kurmayabilirdi. Bütün bu yönleriyle stratejinin başarısı bu iki sürecin aynı anda ama farklı düzlemlerde işlemesine dayanmaktadır. Çünkü hayvan/nesne karakterler çocuğa önce “güvendesin” iletisini (uzaklık), ardından “yalnız değilsin” iletisini sezinletebilir (özdeşim). Sonuç olarak güvenli uzaklık ve güçlü özdeşim ilkeleri birlikte işlendiğinde, kıskançlık anlatı içinde düzenlebilir. Böylelikle çocuk okur, bu duygunun bireysel, yasak ya da tehlikeli olmadığını, birçok “kahramanın” –hayvanların bile– benzer durumlarda benzer duygular yaşayabildiğini görür.
Resimli kitaplarda kıskançlık çoğu zaman dilsel metinde “adı konmadan”, görsel metinde ise resimlerle sezinletilir. Nikolajeva ve Scott (2006), metin ile görsel arasındaki ilişkinin her zaman bakışık (simetrik) olmadığını, görselin metni genişletebildiğini ya da metnin söylemediğini söyleyebildiğini belirtir. Çünkü kardeş kıskançlığı gibi çocukların konuşmakta zorlanabileceği duygularda bu “genişletici ilişki” daha yaşamsal durumu yansıtmaktadır:
- Dilsel metin, “Her şey değişti.” der.
- Görsel metin ise, anne baba salt yeni doğan bebeğe yönelmiş çizilir. Büyük çocuk sayfanın kenarına itilmiş görünür.
Bu noktada kıskançlık, soyut bir içsel durum olmaktan çıkar. Görselin içinde bir konum (merkez/kenar), ölçek (büyük/küçük çizilme), bakış açısı (anne babaya dönük/dışarı bakan) gibi araçlarla okunabilir (Kress ve van Leeuwen, 2006; Nikolajeva ve Scott, 2006). Nodelman (2008) da resimli kitaplarda “söylenmeyenin” (boşluk, sessizlik vb.) anlam üretimindeki rolünü vurgular. Kıskançlık gibi duygular çoğu zaman tam da bu sessiz alanlarda çocuk okura sezinletilir.
Antropomorfik ayna stratejisi çoğu zaman mizah ve oyunla birleşir. Hayvan/nesne karakter kıskançlığı abartarak ilginç ve şaşırtıcı çözümler dener ya da küçük “kaçış oyunları” kurar. Bu noktada anlatı, duyguyu bastırmak yerine “oynanabilir” biçime getirir. Winnicott’un (1982) “oyun ve geçiş alanı” anlayışının bu noktada ele alınması gerekmektedir. Çünkü oyun alanı, çocuğun zor duyguları güvenli biçimde deneyimlediği ve yeniden düzenlediği bir ara bölgedir. Hayvan/nesne karakterler kıskançlığı bu geçiş alanına taşıdığı zaman çocuk duyguyu dışarıdan izlerken içeriden de duyumsayabilir. Bu stratejinin resimli kitaplarda görünme biçimi aşağıda gösterilmiştir:
- “Taht kayması”: Büyük kardeşin rolü ‘merkezde’yken yeni bebekle ‘kenara’ düşer. Bu kayma, resimlerde figürlerin çerçeve içindeki yerleri aracılığıyla sezinletilir.
- “Sevilmenin ölçümü”: Hayvan/nesne karakter sevgiyi soyut ve çoğalan bir durumdan öte sayılabilir, bölünebilir ve tükenebilir bir kaynak gibi düşünür. “Kucakta bana da yer var mı?”, “Anne aynı anda kaç yavruyu sevebilir? Hayvan/nesne karakterin sevgiyi saymaya çalışması, çocuğun güven duygusunun yeniden kurma çabasının anlatısal karşılığıdır. Bu strateji sayesinde kıskançlık rekabet ya da bencillik olarak değil de görülme, yakınlık ve süreklilik gereksinmelerinin yansıması olarak okunur. Çocuk edebiyatı, bu gereksinmeyi görünür kılarak çocuğun duygusal deneyimini anlamlandırmasına ve düzenlemesine alan açar.
- “Abartı ve mizah”: Gerçek yaşamda sorunlu ya da cezalandırılabilir davranışlara dönüşebilecek duygusal tepkilerin, anlatı içinde bilinçli biçimde büyütülerek ve gülünç bir çerçeveye taşınarak işlenmesidir. Huysuzluk, terslenme, inat, dramatik yakınmalar ya da küçük oyunlar (oyuncağı saklama, bağırarak dikkat çekme, abartılı küskünlük vb.) bu stratejinin belirgin anlatı öğeleridir. Abartılı huysuzluk ya da küçük oyunlar, çocuğun “Beni fark edin.”, “Ben hala buradayım.” iletilerini ortaya koyar. Bütün bu yönleriyle abartı ve mizah, kardeş kıskançlığını dramatize etmeden çocuğun bu duyguyla güvenli bir uzaklıktan ilişki kurmasını sağlar.
- “Onarım ritüeli”: Resimli kitapların sonuç bölümlerinde genellikle onarım ritüelleri vardır. Anne babanın özel zaman ayırması, büyük kardeşe anlamlı bir görev verilmesi, birlikte bakım ve oyun, vb. Onarım ritüellerinin en önemli işlevi büyük kardeşe verilen anlamlı roldür. Büyük çocuğun “yardımcı” ya da “bakım veren” olarak anlatıya eklenmesi onun aile içindeki değerini yeniden tanımlar; yalnız bu rol, çocuğu erkenden yetişkinliğe zorlayan bir sorumluluk içinde değil de görülme ve katkı sağlama olanağı içinde verilmelidir.
Bütün bu yönleriyle, çocuk edebiyatında kardeş kıskançlığına yönelik olarak antropomorfik ayna stratejisinin kullanılması, bu duyguyu aynı anda üç düzeyde işlemesini gerekli kılar:
- Duyguyu güvenli uzaklıkta görünür kılar (hayvan/nesne maskesi vb.).
- Duyguyu güçlü bir özdeşimle somutlaştırır (bakış açısı, mekân, kucak, merkez/kenar vb.).
- Duyguyu dönüştürmeye alan açar (abartı, oyun, mizah, onarım ritüeli vb.).
Fındık’a Kardeş Geliyor – Miriam Moss/Anna Currey
Kurgu, Fındık’ın annesiyle kurduğu yakın ilişki ve gündelik alışkanlıklarla başlar. Fındık, annenin ilgisinin odağında yer alır. Birlikte zaman geçirme ve oyun anları Fındık’ın aile içindeki güvenli konumunu gösterir. Bu konum, ileride yaşanacak duygusal değişime temel oluşturur. Zeytin Teyze ve Badem’in misafir olarak eve geldiği, Zeytin Teyze’nin kucağında Badem’in kız kardeşinin bulunduğu ve Badem’in kardeşinin başını nazikçe okşadığı görülür. Fındık ise bu çatışmayı izledikten sonra içeri girer ve anlatının merkezinde yer almaz. Böylelikle ilk olarak anne–bebek ilişkisi Fındık’ın annesi üzerinden değil de başka bir aile aracılığıyla yansıtmalı (ayna) biçimde sunulur. Bu seçim, Fındık’ın yaşadığı duygusal sürecin dolaylı ve güvenli bir uzaklıktan görünür kılınmasına olanak sağlar. Fındık ile annesinin bahçeye birlikte ayçiçeği tohumları ekmesiyle başka bir çatışma yaratılır. Bu sırada anne, Badem’in kız kardeşinden söz ederek onun “Çok tatlı.” olduğunu söyler. Fındık ise buna “Ama çok ağladı.” diyerek karşılık verir. Görsel birlikte yapılan bir etkinlik içinde geçse de diyalog Fındık’ın bebeğe yönelik karşıt duygularını (hem dikkatle izleme hem de rahatsızlık duyma) görünür kılar. Böylece kıskançlık, doğrudan çatışma yerine gündelik konuşma içinde küçük bir karşı çıkışla yansıtılır. Özellikle annenin “Sen de bir kız kardeşin olsun ister misin?” sorusu, bu olayı Fındık’ın kendi yaşamına yansıtabileceğini sezinletmektedir. Fındık’ın toprağı kazmayı bırakıp “Neden?” diye sorması, kıskançlığın anlamlandırılmak istenen bir belirsizlik olarak ortaya çıktığını gösterir. Artık Fındık ve annesi bahçededir. Anne, sulama kabını Fındık’a uzatır ve “İsteyeceğini umdum çünkü kısa bir zaman sonra bir kız kardeşin olacak.” der. Fındık şaşkınlıkla “Gerçekten mi?, Ne zaman?, Şu an nerede?” diye sorar. Anne “Karnımda. Yeterince büyüdüğünde dışarı çıkacak ve bizimle yaşayacak.” diye açıklar. Fındık “Evet…” diye karşılık verir ama hemen ardından “Ama Tavşan pek emin değil.” der. Sağ sayfada, saksıların içinde filizlenen bitkiler ve bir saksının içinde beliren Tavşan görülür. Bu olay içindeki çatışma kardeş kıskançlığını “İstemiyorum!” patlamasından öte daha erken ve daha derin bir yerden kavramaktadır:
- Fındık’ın soruları “Ne zaman?, Şu an nerede?” kıskançlığın nedenini ortaya çıkartır. Bu belirsizliktir. Çocuk için sorun “Kardeşim olacak mı?” düşüncesinden öte “Kardeşim ne zaman gelecek ve yaşamı nasıl değiştirecek?” düşüncesidir.
- Anne “Karnımda.” diyerek kardeşi yakın ama erişilmez bir yerde konumlandırır. Bu, çocuk algısında kardeşi hem “aileye içkin” hem “gizli” bir varlık yapar. “Benim bilmediğim bir şey büyüyor.” biçiminde ortaya çıkan belirsizlik kıskançlığın duygusal zeminini güçlendirir.
- Fındık’ın “Evet.” demesi, duygunun tek renkli olmadığını gösterir. Çünkü buradaki olayda kabul ve kararsızlık aynı anda vardır. Kardeş kıskançlığı çoğu zaman tam da bu “ikili duygu” biçiminde yaşanır.
Buradaki görseldeki önemli bir ayrıntı ise sulama kabı ve saksıların kıskançlığı bakım sorununa dönüştürmesidir. Bu görselin kurgusal derinliği kardeşlik konusunu bir anda “paylaşım kavgası”dan alarak “bakım süreci” metaforuna bağlamasıdır. Anne sulama kabını Fındık’a uzatarak kardeşlik konusunu bir görev/katılım düzlemine taşımaktadır. “Senin rolün salt izlemek değil, sen de bakımın bir parçası olabilirsin.” iletisi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Sağ sayfadaki filiz/tohum görseli, “kız kardeş”in gelişini saksıdaki büyümeye benzetir. Büyüme, anlık olarak fark edilemeyen yalnız zamana yayılarak kesintisiz biçimde ilerleyen bir süreçtir. Bu durum, çocuğun “hemen şimdi” beklentisini de yumuşatır. Bu görselde antropomorfik ayna stratejisinin başat tümcesi “Ama Tavşan pek emin değil.”dir. Güvenli uzaklık, duyguyu güvenli maske ile taşımaktadır. Fındık “Ben emin değilim.” demiyor; “Tavşan emin değil.” diyor. Bu durum, kıskançlık gibi suçluluk/utanç üretebilen bir duyguyu doğrudan benliğe yapıştırmadan anlatmanın yoludur. “Kötü çocuk oldum.” ya da “Kardeşimden nefret ediyorum.” demeden kaygı duyumsatılmıştır. Bu strateji, bu kaygıyı Tavşan üzerinden güvenli biçimde dışsallaştırır. Böylece çocuk, “kötü” olmadan ya da “kıskanç” diye yaftalanmadan “Emin değilim.” duygusunu dile getirebilir. Kısaca Tavşan duygunun güvenli taşıyıcısı olur. Her ne kadar “Tavşan” diyerek uzaklık koysa da çocuk okur şunu sezinleyebilir:
Tavşan’ın emin olmaması ile Fındık’ın emin olmaması arasında bir ilişki vardır. Yani strateji aynı anda hem uzaklaştırır hem de özdeşimi sürdürür.

Moss, Miriam; Currey, Anna (Fındık’a Kardeş Geliyor)
Yukarıdaki banyo ve uyku görselleri kardeş kıskançlığını çocuğun iç dünyasında nasıl biçimlendiğini göstermek için çok katmanlı biçimde betinlenmiştir. İlk görselde Fındık, banyodan sonra tavşanına sarılmış olarak henüz doğmamış kız kardeşin bütün oyuncaklarıyla oynamak isteyip istemeyeceğini sorar. Bu soru, kıskançlığın doğrudan kardeşe yönelen bir öfkeden öte sevginin bölünebilirliği kaygısı üzerinden kurulduğunu gösterir. Tavşan burada salt sevilen bir oyuncak olmak yerine Fındık’ın duygusal güvenliğini simgeleyen “kendisine ait” bir bağ nesnesidir. Annenin yanıtı “Bazılarını onunla paylaşmak isteyeceğini umuyorum.” kıskançlığı bastırmaz ya da yargılamaz; tersine kıskançlık ile ilgili belirsizliği korur. Bu belirsizlik, antropomorfik ayna stratejisinin devreye girdiği noktayı hızlandırır. Fındık, kendi duygusunu doğrudan dile getirmek yerine tavşanı merkeze alarak konuşur. Böylelikle kıskançlık, “Benim içimdeki kötü bir duygu.” olarak görülmekten çıkar. Bir sonraki görselde bu yansıtma derinleşir. Fındık yatağına uzanmış ve tavşanını sıkıca kucaklamaktadır. “Tavşan olmaz.” anlatımıyla çizilen sınır, kıskançlığın saldırgan bir biçiminden daha çok bir geri çekilme davranışıdır. Tavşanın “sana ait” olduğu vurgusu, çocuğun sevgiye ve ilgiye yönelik sahiplik algısını korumaya yönelik bir çabadır. Burada kıskançlık var olan bağın kaybolmamasını güvence altına alma isteği olarak görülebilir. Çünkü Fındık, “Kıskanıyorum.” demez. Kıskançlık tavşanın paylaşılmaması üzerinden anlatılır. Bu uzaklık, çocuğun suçluluk ve utanç duygularına kapılmadan kendi kaygısını anlatabilmesine olanak sağlar. Bu durum aynı zamanda güçlü bir özdeşim alanı açar. Çünkü çocuk okur tavşanın “emin olmaması” durumunda kendi duygusal kararsızlığına da tanık olabilir. Görsel anlatı da bu süreci destekler. Her iki görselde de Tavşan, Fındık’ın göğsüne bastırılmış ve neredeyse onunla bütünleşmiş biçimde çizilir. Bu yakınlık, duygusal yoğunluğun arttığını ve bağın sıkılaştığını gösterir. Böylece kıskançlık kardeşliğe geçiş sürecinde ortaya çıkan doğal bir süreç olarak betimlenir. Sonuç olarak bu görseller kardeş kıskançlığını bastırmadan, dramatize etmeden ve hızlı bir çözüme bağlamadan ele alır. Antropomorfik ayna stratejisi sayesinde kıskançlık, çocuğun duygusal dünyasında güvenli bir uzaklık içinde dolaşıma sokulur. Sevgi, paylaşım ve sahiplik kavramları çocuk okur için hem tanınabilir hem de tartışılabilir biçime gelir.
Bebek doğunca Fındık’ın bakışı “Bebek tatlı mı?” bakışı değildir. Daha çok “Bu kim ve burada ne olacak? ve “Bu bebek, benim dünyamda nerede duruyor?” bakışıdır. Bu yüzden bakış “uzaklık” taşır. Uzaklık, duygusuzluk değil bilişsel kontroldür. Anne, “Canım Fındık’ıma sıkıca sarılabilir miyim?” dediğinde, aslında çocuğun henüz dile getirmediği ama bakışıyla, duruşuyla ve sessizliğiyle açığa çıkan şu sorusuna karşılık verir:
- “Ben hala sevilen, görülen ve merkeze alınan biri miyim?
Burada önemli olan nokta, sarılmanın Fındık’ın isteğiyle değil de annenin karar vermesiyle gerçekleşmesidir. Anne, çocuğun kıskançlığını fark edip onu bastırmaya çalışmak yerine kıskançlığın doğabileceği zemini önceden düzenler. Yani bu sarılma, kriz oluşmadan yapılan bir ilişki onarımıdır. Sarılmanın “sıkıca” olması da rastlantısal değildir. Fiziksel temasın yoğunluğu, sevginin bedensel olarak yaşanan bir deneyim olduğunu gösterir. Sözel açıklamalar bu kaygıyı yatıştırmakta sınırlı kalırken sarılma gibi bedensel temaslar sevginin bölünmediğini, Fındık’a eşzamanlı olarak sürdüğünü deneyimletir. Ayna stratejisi açısından bakıldığında ise, bu sarılma önceki görselde kurulan uzaklığı tersine çevirir. Fındık önceki görselde kız kardeşine bakarken dışarıda ve temkinliyken bu görselde doğrudan sevginin içinde konumlanır. Böylelikle çocuk, kardeşin varlığını “benden alınan” bir şey üzerinden değil de “benimle birlikte var olan” bir ilişki üzerinden anlamlandırmaya başlar. Dolayısıyla annenin Fındık’a sarılması, kıskançlığı ortadan kaldırmak için yapılan bir jest olmaktan öte kıskançlığın doğmasına yol açabilecek yer kaybı hissini önleyici bir düzenlemedir. Daha sonraki görselde anlatı, olaydan çok bekleme durumunu yansıtır. Anne, bebeğin bakımına eğilmiş durumdadır. Annenin bedeni aşağıya bebeğe doğru yönelmiştir. Fındık ise ayakta, bekleyen ve soran konumdadır. İki beden arasında fiziksel bir uzaklık olduğu gibi zaman algısına yönelik bir ayrışma da vardır. Görsel, kardeş kıskançlığının en erken ve en sessiz biçimini, yani “Ne zaman?” sorusunu merkezine almaktadır. Fındık’ın “Ne zaman gelip ayçiçeklerimi sulamaya yardım edeceksin?” sorusu, basit bir etkinlik isteği değildir. Ayçiçeği burada salt bir bitki olmaktan öte anneyle kurulan eski ve ikili ritmin simgesidir. Fındık’ın sorusu, sevginin sürmesini istediği ilişkiye yöneliktir. Annenin “Bir dakika içinde, Fındık.” yanıtı dikkat çekici biçimde belirsiz ama kapsayıcıdır. Anne, “Sonra.” ya da “Bekle.” demez. Zamanın uzamayacağını sezinleten bir yakınlık kurar. Bu yanıt, kıskançlığı bastırmaz; yalnız kıskançlığın beslendiği zaman boşluğunu daraltır. Görsel incelendiğinde annenin bedeni bebeğe dönükken sözü Fındık’a yöneliktir. Böylece sevgi ve ilgi, uzamsal olarak bölünmüş ama ilişkisel olarak kopmamış görünür. Diğer görselde Fındık’ın “Tavşan bahçede kayboldu!” demesi anlatının duygusal eksenini değiştirir. Tavşan, Fındık’ın geçiş nesnesidir. Tavşan onun duygusal güveni, kontrol edebildiği ve kendine ait olan bir varlığı simgeler. Tavşanın “kaybolması”, gerçek bir kayıptan daha çok kontrol kaybını yansıtır. Anne artık bebeğe odaklanmıştır. Fındık ise bu odakta kendi yerini yeniden sınamaktadır. Annenin “Ama önce kız kardeşini sallayıp uyutmama yardım eder misin?” isteği kıskançlık açısından önemli bir dönüş noktasıdır. Anne, Fındık’ı doğrudan beklemeye zorlamaz. Onu ilişkinin dışına değil içine davet eder. Ayna stratejisi burada “Fındık, bebeğin bakımına tanıklık ederken dışarıdan bakmayı bırakır.” ve “Kendi kaygısını (tavşanın kaybolması) doğrudan dile getirerek görünür kılar.” biçiminde olmak üzere iki katmanlı çalışır.

Moss, Miriam; Currey, Anna (Fındık’a Kardeş Geliyor)
Bu görsel, kitabın duygusal geriliminin yoğunlaştığı yeri simgelemektedir. Ortada artık bir “kriz” vardır. Çünkü Fındık ilk kez “duygu”sunu değil “düşünce”sini açıkça dile getirmektedir. Çocuk artık salt “Ne zaman?” diye sormuyor. Bebeğin aile sisteminden çıkarılabilir olup olmadığını sınıyor. Fındık’ın “Onu geri verebilirsin, anne.” demesi, düzenin eski biçimine dönmesi için üretilmiş bir çözüm önerisi gibi duruyor. Bu öneri, çocuğun belleğinde şu mantığı açığa çıkarır:
- “Bebek geldiyse bir şey eksildi.”
- “Eksilen bir şeyi geri getirmenin yolu, yeni geleni geri göndermek olabilir.”
Bu görselde Fındık’ın bedeninin anneye doğru yönelmesi “Ben aslında seni istiyorum.” istediğinin göstergesidir. Bununla birlikte, Fındık’ın “Ben üzülmem.” demesi, yaşadığı duygunun büyüklüğünü taşıyamadığı için kurduğu bir savunma tümcesidir. Annenin “Bebekleri geri veremeyiz.” yargısı ise çocuğun düşüncesine “evet ya da hayır” açıklığı getirmektedir. Yani anne, Fındık’ın isteğini yargılayıp utandırmak yerine “Onlara sonsuza kadar bakarız.” diyerek bunun geri döndürülebilir bir durum olmadığını sezinletmeye çalışıyor. İşte burada bütün problem kıskançlığın çekirdeğine bağlanıyor. “Sonsuza kadar” söylemi, bebeğin kalıcılığını vurgularken aynı zamanda “bakım”ı bir tür bitmeyen kaynak gibi tanımlıyor. Burada çocuğun kaygısı “bakım ve ilgi bölünecek” üzerinden okunduğunda yaşanan kriz gözler önüne serilebilir. Bu görselde ayna stratejisi krizin çocuğun kendisinden alınarak antropomorfik bir maskeye (hayvan karakter) taşındığını söylüyor. Öncelikle hayvan karakterler üzerinden bu “geri verme” düşüncesi söylenebilir biçime getiriliyor. Bir çocuğun ağzından çıktığında “ayıp” ve “suç” olacak bu düşünce, hayvan karakterde itiraf edilebilir oluyor. Böylelikle çocuk okur “Bunu ben de düşündüm.” diyebilir ve bu durumdan utanmayabilir. İkinci olarak, yumuşatılmış bir gerçeklik içinde küçük ve sevimli olarak çizilen bebek tehdit gibi gösterilmiyor. Böylelikle “rakip” imgesi yumuşatılıyor. Fındık’ın Tavşan’a gitmesi ise basit bir durum değil anlatının duygusal eksenini gösteriyor. Çünkü Tavşan, Fındık’ın iç dünyasının dışsallaştırıldığı bir alandır. Bu yönüyle anneye söylenen düşünceler (geri verme) tavşana anlatıldığında duygu daha işlenebilir biçime gelmektedir. Bu duruma kıskançlığın doğrudan saldırıya dönüşmesini engelleyen ara bir istasyon olarak bakılabilir. Çünkü Fındık, duygularını bir nesneye taşıyarak düzenlemeye çalışıyor. Yani bu noktada anlatı, çocuk okura “Bazen içindeki karmaşık duyguları önce güvenli bir yere taşırsın ve sonra yeniden bakarsın.” düşüncesini sezinletebilir.
Kitapta yer alan son görseller, antropomorfik ayna stratejisinin onarım bölümünü oluşturuyor. Yani Fındık’ın kardeş kıskançlığı bakım verme, öykünme ve rol değiştirme zincirine dönüştürülüyor. Burada ayna, Fındık’a alınan yeni bir tavşan üzerinden kurulan “yansıtılmış kardeşlik modeli” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte, ilk görselde Fındık, bebek arabasını itmeye yardım ederken annenin “Sen çok iyi bir abisin.” demesiyle anlatıda ilk kez “abi” kimliği belirir. Bu tek sözcük, kıskançlığın var olan zeminini (yer kaybı/dışarıda kalma) başka bir yere çeker:
- “Bebek geldi, annem benden gitti.” yerine,
- “Bebek geldi, benim de yeni bir rolüm var.” alanına götürür.
Yani anlatı, çocuğun aile sistemindeki yeri ve işlevini yeniden düzenler. Daha sonra Fındık, “Öyleyim. Ama Tavşan biraz üzgün, biliyor musun?” dediğinde, Fındık kendi duygusunu doğrudan üstlenmek yerine duyguyu Tavşan’a yansıtır. Çünkü duygu “benim üzerimde” olsaydı utanç, suçluluk, “kötü çocuk” kaygısı yüklenebilirdi. Kıskançlık duygusu “Tavşan’da” olunca Fındık savunmasız kalabilir. Çünkü artık problem “Ben kıskanıyorum.” değil, “Tavşan üzgün.”dür. Bu “güvenli maske”, kardeş kıskançlığının çekirdeğinde bulunan iki zor duyguyu (sevilmeme korkusu ve kötü hissetme) yumuşatır. Çocuk, kendini yargılamadan duyguyu görmeye başlar. O hafta sonuna doğru yatakta “Kız kardeşin burada!” tümcesiyle birlikte Fındık’a yeni bir tavşanın alınması, bir eşleme nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü abi-kardeş ilişkisi, Fındık’ın dünyasında “anlaşılabilir” bir modele kavuşuyor. Burada belirleyici olan yeni tavşanın bir “ödül” ya da “armağan” olmasından öte bakım ilişkisini Fındık’ın eylem alanına taşımasıdır. Bebekle kurulan bakım görselleri artık salt izlenen anlar değildir. Fındık, bu anları kendi düzleminde yeniden kurabilir. Böylece Fındık, salt “bakılan” ya da “bekleyen” konumunda kalmadan bakanın yanında bakım veren bir özneye dönüşür. “Annem bebeği besliyor. Ben de kendi kardeşime bakıyorum.” eşzamanlılığı, anlatının duygusal dengesini kurar. Bu dönüşüm, kıskançlığı yatıştırmak için kullanılan yüzeysel bir dikkat dağıtma olmak yerine kıskançlığın temelindeki mantığı tersine çevirir. Sevginin ve ilginin sınırlı bir kaynak olduğu kaygısı, yerini bakım verme, yeterli olma ve ilişki kurabilme deneyimine bırakır. Böylelikle kıskançlık bastırılmaz, anlam değiştirir ve çocuğun öznel gücünü pekiştiren bir sürece evrilir. Annenin “Nasıl bakacağını göstereyim mi?” demesi, kıskançlığı öğrenilebilir bir beceriye çeviriyor. Çünkü anne “Sen büyüksün, anla.” demek yerine Fındık’a yeni bir alan açıyor. Kardeş kıskançlığının altında çoğu zaman “yetersiz kalacağım/kenara itileceğim” kaygısı vardır. Anne bu kaygıya burada sözle teselli etmek yerine beceri ve yakınlık sunarak karşılık veriyor. Annenin bebeğe bakması ile Fındık’ın yeni tavşana bakması antropomorfik aynanın en açık olduğu yerlerden birisidir. Çünkü anlatı, kıskançlığı “rekabet” alanından çıkartıp “bakım” olarak yeniden düzenliyor. Çocuk için en zor olaylar (bebeğe yönelen ilgi, besleme, uyutma vb.) artık “Ben dışarıdayım.” değil, “Ben de bir şey yapıyorum.” duygusuna bağlanıyor. İşte bu durum, onarım ritüelinin özünü oluşturmaktadır. Kitabın son tümcesi olarak Fındık’ın “Ben her zaman abi olacağım değil mi?” diye söylenmesi, kalıcı bir ilişki arayışını ortaya koymaktadır. “Abi olmak” burada kural değil bağ demektir. “Her zaman” vurgusu ise, kıskançlığın zamansal korkusuna “Bu yeni düzen kalıcı mı?” diye yanıt vermektedir. Annenin “Evet… hem de harika bir abi olacaksın.” demesi ise, Fındık’ın yeni kimliğinin onaylanması anlamına gelmektedir.
Kaynaklar
Akca, G. A. (2023). Ya Kardeşimi Sevmezsem? Timaş Çocuk.
Bakırcıoğlu, R. (2012). Ansiklopedik Eğitim ve Psikoloji Sözlüğü. Anı.
Beck, J. S. (2020). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond. Guilford.
Bowlby, J. (1991). Attachment and Loss: Vol. 1. Attachment. Basic Books.
Carleton, R. N. (2016). Fear of the unknown: One fear to rule them all? Journal of Anxiety Disorders, 41, 5–21.
Carleton, R. N. (2016). Fear of the unknown: One fear to rule them all? Journal of Anxiety Disorders, 41, 5–21.
Dunn, J. (2004). Children’s Friendships: The Beginnings of Intimacy. Oxford: Blackwell.
Dunn, J. (2007). Sibling relationships. Psychology Press. In P. K. Smith and C. H. Hart (Eds.), Blackwell Handbook of Childhood Social Development (223-238). Blackwell Publishers.
Erikson, E. H. (1993). Childhood and Society. W. W. Norton & Company.
Freud, S. (2022). Cinsiyet ve Psikanaliz. Kırmızı Kedi.
Gander, M. J., Gardiner, H. W. (2010). Çocuk ve Ergen Gelişimi. İmge.
Genette, G. (1990). Narrative Discourse: An Essay in Method. Cornell University Press.
Hart, S. L., & Legerstee, M. (2015). Handbook of Jealousy: Theory, Research, and Multidisciplinary Approaches. Wiley-Blackwell.
Heath, M. A., Sheen, D., Leavy, D., Young, E. L., & Money, K. (2005). Bibliotherapy: A resource to facilitate emotional healing and growth. School Psychology International, 26(5), 563–580.
Izard, C. E. (2009). Emotion theory and research: Highlights, unanswered questions, and emerging issues. Annual Review of Psychology, 60, 1–25.
Kress, G., & van Leeuwen, T. (2006). Reading Images: The Grammar of Visual Design. Routledge.
Krogstad, A. (2016). The family house chronotope in three picturebooks by Gro Dahle and Svein Nyhus: idyll, fantasy, and threshold experiences. Barnelitterært Forskningstidsskrift, 7(1), 1-11.
Moss, M. and Currey, A. (2025). Fındık’a Kardeş Geliyor. Türkiye İş Bankası Yayınları.
Nikolajeva, M. (2014). Reading for Learning: Cognitive Approaches to Children’s Literature. John Benjamins Publishing Company.
Nikolajeva, M., & Scott, C. (2006). How Picturebooks Work. Routledge.
Nodelman, P. (2008). The Hidden Adult: Defining Children’s Literature. Johns Hopkins University Press.
Porges, S. W. (2011). The Polyvagal Theory: Neurophysiological Foundations of Emotions, Attachment, Communication, and Self-Regulation. Norton.
Sever, S. (2013). Çocuk ve Edebiyat. Tudem.
Sullivan, K. T. (2021). Attachment style and jealousy in the digital age: Do attitudes about online communication matter?. Frontiers in Psychology, 12, 678542.
Sweller, J., Ayres, P., & Kalyuga, S. (2011). Cognitive load theory. Springer.
Tani, F., & Ponti, L. (2016). The romantic jealousy as multidimensional construct: A study on the Italian Short Form of the Multidimensional Jealousy Scale. The Open Psychology Journal, 9, 111-120.
Volling, B. L. (2012). Family transitions following the birth of a sibling: An empirical review of changes in the firstborn’s adjustment. Psychological Bulletin, 138(3), 497–528.
Volling, B. L., Kennedy, D. E., & Jackey, L. M. H. (2010). The development of sibling jealousy. In S. L. Hart & M. Legerstee (Eds.), Handbook of jealousy: Theory, research, and multidisciplinary approaches (pp. 387–417). Wiley Blackwell.
Winnicott, D. W. (1982). Playing and Reality. Tavistock Publications.
Wright, K. D., Lebell, M. A., & Carleton, R. N. (2016). Intolerance of uncertainty and emotional disorders in youth. Journal of Anxiety Disorders, 41, 61–70.
Bu çalışmada çocuk edebiyatında kardeş kıskançlığının anlatı stratejileri çocuk edebiyatında anlatı kuramı, gelişim psikolojisi, bibliyoterapi ve duygu eğitimi olmak üzere üç farklı kuramsal alan üzerinden elde edilen bilgilerle yapılandırılmıştır. ↑





