Sözlerin Kifayetsizliği

Joy Schaverien

Joy Schaverien, yatılı okul deneyiminin belirli bir psikolojik travma biçimi olarak tanınmasına ve doğrulanmasına yardımcı olacak bir teoriye ihtiyaç olduğunu savunur.

Psikoterapi anlam yaratmakla ilgilidir. İnsanlara başka türlü ifade edilemeyecek duygular için bir dil kazandırmaya yardımcı olur. Bu durum yatılı okul mezunlarından daha önemli değildir. Çünkü yatılı okullara, özellikle de erken yaşta hazırlık okullarına[1] gidenlerin çoğu iletişim ve yakın ilişkiler konusunda kalıcı sorunlar yaşamaktadır. Erken yaşta yatılı okula gitmenin travmatik etkisi, çocuğun kendisiyle olan ilişkisine ve sonuç olarak duygularını dile getirme becerisine zarar verir. Bu durum psikoterapide hemen fark edilmese de belirli davranış kalıplarında gözlemlenebilir. Bu da beni, söz konusu gözlemlerin yatılı okul sendromu olarak tanımladığım ayırt edilebilir bir dizi örüntü oluşturduğu sonucuna götürdü.

Yatılı Okul Sendromu

Yatılı okul sendromu tıbbi bir kategori değil, yatılı okulda büyümenin ardından gelen öğrenilmiş davranışlar ve hoşnutsuzluklar kümesidir. Beni bir tanım aramaya iten şey, bunun belirli bir psikolojik travma biçimi olarak tanınmasına ve doğrulanmasına yardımcı olacak bir teoriye ihtiyaç duyulmasıdır. Bu tür okullara gitmiş olan herkesi patolojikleştirmek niyetinde değilim. Ancak, psikoterapi için başvuranlar genellikle çocukluklarının büyük bir bölümünü bu okullarda geçirmiş, travmatik olmasa da mutsuz olmuş kişilerdir. Benzer şekilde, herhangi bir kişiyi belirli semptomlarla sınırlamak yanlış olacaktır; çünkü her vakanın tezahürü farklıdır ve vakalarda ayırt edilebilir olan/farklılaşan, örüntüdür. Örüntü çeşitli örtük şekillerde ortaya çıkabilir. Yaygın örüntü, duygular hakkında konuşamama ve hem kendilerinin hem de başkalarının duygularını anlayamama durumudur.

Psikoterapistlerin bazen bu deneyimin travma derinliğini gözden kaçırmasının nedenlerinden biri, ifade edilmesi çok zor olduğu için yatılı okulun nadiren sorun olarak ortaya çıkmasıdır. Öğrencilik hayatında yatılı okul deneyimi olan bir kişi genel depresyon hissi, sorunlu ilişki geçmişi, evlilik veya işle ilgili sorunlarla psikoterapiye başvurabilir. Kişi, sorunlarının bir kısmının erken çocukluk dönemindeki kayıplardan ve kopuk bağlardan kaynaklandığının yavaş yavaş farkına varabilir.

Yatılı okul sendromuyla sonuçlanan öğrenilmiş davranışlar ve hoşnutsuzluklardan oluşan küme, yakınlıkla ilişkili sorunlar etrafında döner. Eski yatılı öğrenci sosyal olarak kendinden emin görünmekle birlikte, yakın ilişkiyi tehdit edici bulabilir. Derinlemesine bağımlı ilişkiler kurabilir ve daha sonra başka bir çalışmada belirttiğim gibi duygusal veya fiili olarak sevilen kişiyi aniden terk edebilir. Duygusal ihtiyaçtan bu şekilde kopma, partner tarafından şiddetli bir saldırı veya ani bir reddedilme olarak deneyimlenebilir. Bu durum görüşmelerde yapılan paylaşımlarda sıklıkla tekrarlanır ve bağımlılık yüzeye çıkmaya başladığında psikoterapinin aniden sonlandırılmasına yol açabilir.

Son yirmi yılda, yatılı okula gitmiş olan farklı kuşaklardan danışanlarımda ve halen gitmekte olan bazı danışanlarımda bu davranış örüntülerine tanık oldum. Ayrıca, erkek kardeşleri okula giderken evde kalan ve genellikle kız olan kardeşlerle de çalıştım. Yatılı okulun kardeşlik ilişkileri üzerindeki etkileri genellikle son derece yıkıcıdır. Bu gözlemler, ‘yatılı okuldan sağ çıkanlar’ olarak adlandırdığı kişilerle atölye çalışmaları yürüten meslektaşım Nick Duffell tarafından biriktirilen zengin verilerle doğrulanmaktadır. Duffell öncü çalışmalarıyla, yatılı okul geçmişine sahip ve şimdilerde yetişkin olan bireylerde birçok ortak örüntü tespit etmiştir.

Elbette yatılı okulun bir ayrıcalık olduğu ve bu nedenle bu tür insanların neden şikayetçi oldukları tartışılabilir. Kimi özel yatılı okulların çoğu zaman eğitimde avantaj sağladığına itiraz etmiyorum; ancak birçok kişi için bu avantajlar, duygusal refahlarından vazgeçme karşılığında elde edilmiştir. Yatılı okulun dengesiz, hasta veya başka türlü dezavantajlı ebeveynlerle evde kalmaya tercih edildiğini düşünenler de var ve bazıları için durum böyle. Bununla birlikte, yatılı okulun iyi bir deneyim olduğunu düşünenler için bile, evden ayrılmanın duygusal yükü/zorluğu, okul personelinin olumsuz davranışlarına ve akran zorbalığına maruz kalma ihtimali sorun olarak var olmaya devam eder.

Psikoterapi, kelimelere ve dolayısıyla deneyimlere anlam kazandırır. Kelimeler, daha önce sembolik bir biçimi olmayan duyguları biçimlendirir. Eski yatılı öğrenci duygu durumlarını ifade etme yeteneğinden yoksun olabilir; çünkü travma sırasında çocuk, bazen şiddet içeren deneyimi kelimelere dökecek yeterli dil bilgisine sahip değildir. Bu nedenle yatılı eğitim, yüksek düzeyde ifade yeteneğine sahip ama duygularının çok az farkında olan insanlar yetiştirmektedir.

Travmatik Kayıplar

Erken yaşta yatılı okul, birçok küçük çocuğun hayatında travmatik bir olaydır ve psikolojik etkisi kişiliğin özünü etkiler. Bağlanma figürlerinin ani kaybı (ebeveynler, kardeşler, evcil hayvanlar ve oyuncaklar) çocuğun kendisini korumasına neden olur. Çocuk hayatında ilk kez yakın temasın ve sevginin olmadığı bir durumda olabilir. Kötü muamele görmese bile, yabancıların bakımına bırakılmak travmatiktir. Duygu durumunu yeterince ifade edecek kelimeler yoktur ve bu nedenle savunmasız benliği işlenemeyen duygulardan korumak amacıyla çocuk bir kabuk oluşturur. Sisteme uyum sağlıyormuş gibi görünürken, bilinçdışı bölünmeyle gerçek benliği saklamanın bir yolu benimsenir/bulunur.

Duffell bunu ‘stratejik hayatta kalma kişiliği’ olarak tanımlamıştır.[2] Çocuk artık duygusal taleplerde bulunmaz ama aynı zamanda yakınlık ihtiyacının da farkına varmaz. Benlik erişilemez hale gelmeye başlar ve yatılı okul sendromu gelişir. Bu durum bilinçdışı bir örüntü olarak yetişkin yaşamında da devam edebilir. Yatılı okul sendromunda kayıpların anısı ve buna bağlı öfke bastırılır; ancak daha sonra, çoğu zaman bir evlilikte veya psikoterapide ortaya çıkar.

Başlangıçtaki kayıp tekrarlanmasıyla daha da artar. Okulda dönem ve evde tatil düzeni yerleşir ve böylece çocuk her iki yere de yerleşemez. Tatillerde eve dönülür ve okul geçici olarak unutulabilir ama sonra yeniden toparlanma başlar. Birçok eski yatılı öğrenci yetişkin olduklarında bile bavul hazırlamayı çok zor bulur ve bu çocukluk anısıyla bağlantı kurmak bir keşif gibi gelebilir.

Bu örüntü kaçınılmaz olarak psikoterapide de tekrarlanır; çünkü seanslar arasında düzenli verilen aralar benzer bir bağlanma ve ardından yokluk örüntüsünü çağrıştırır. Diğer çalışmalarda tartıştığım gibi, danışan terapötik ilişkideki bağımlılık potansiyelinin farkına varabileceğinden, molalar etrafındaki aktarım özellikle dikkatli olunması gereken bir zamandır. Bu durum danışanlar için alarm zillerini çaldırır ve danışanlar artık psikoterapiye neden ihtiyaç duymadıklarına dair iyi nedenler bulurlar.

Bu tür durumlar evden ayrılmayı tetikler: Terapist, ebeveyn gibi, danışanını terk eder ve danışan içgüdüsünü çok fazla acı çekmeden kapatıp bir kenara bırakır.

Gelişim Evreleri

Çocukların yatılı okullara gönderildiği iki önemli yaş vardır ve bunlar önemli gelişim dönemlerine denk gelmektedir. İlki, çocukların genellikle altı-sekiz yaşlarında gönderildiği hazırlık okullarıdır ama bazı çocuklar bu okullara dört-beş gibi daha erken yaşlarda gönderilmektedir. Bu dönem gizil dönemdir. İkincisi ise çocukların 11 ila 13 yaşları arasında gönderildikleri devlet okullarıdır. Bu da ergenlik dönemine denk gelmektedir. Bu yaşlarda evden ayrılmak psikolojik gelişim üzerindeki etkileri açısından oldukça farklı etkilere sahiptir.

Uyuklama Evresi

Altı ya da sekiz yaşındaki bir çocuk için evdeki durum ne kadar korkunç olursa olsun, bu durumdan kopuş ani, anlaşılmaz ve genellikle travmatiktir. Bu yaştaki çocuklar o kadar küçük ve biçimlenmemişlerdir ki, duygusal öğrenmenin büyük bir kısmı kaçırılır ve duygusal deneyime aracılık edecek bir kişi olmadığından, duygular için bir dil geliştiremezler. Okula taşınma konusu önceden konuşulmuş olsa bile, durumun gerçekliği, çocuğun ebeveynleri olmadan okulda bırakıldığı ana kadar etkisini göstermez. Artık çocuk dünyada kaybolmuş ve yalnızdır. Kelimeler anlam verir; böylece deneyim ve düşünce arasında boşluk oluşur. Ancak bu deneyim için hiç kelime yoktur ve sembolize edilemez.

Bu gelişim aşamasındaki çocuk için zarar verici olan sadece evin ve evin temsil ettiği her şeyin kaybı değildir. Yakın temas da büyümekte olan çocuğun sağlıklı gelişimi için gereklidir. Ebeveynlerin, bakıcının, kardeşlerin ve evcil hayvanların duyuları, bakışları, sesleri, dokunuşları ve kokuları aidiyet duygusuna katkıda bulunur. Ev ideal olmaktan uzak olsa bile bilinir ve sıradanlığın içinde tanıdık bir model vardır.

“Erken yaşta yatılı okul deneyimi birçok çocuğun hayatında travmatik bir olaydır. Bu deneyimin psikolojik etkileri çocuğun kişiliğinin çekirdeğini oluşturur.”

Varlıkları kanıksanan insanlarla günlük bedensel temas, çocukların ellerinden alınana kadar fark edilmez.

Çocuklar içgüdüsel olarak ebeveynlerine ya da bakıcılarına ve büyüdükleri yerlere bağlanırlar. Konuşmayı, duyular için dil edinmeyi ve bedensel işlevlerini yönetmeyi – acıktıklarında yemek yemeyi, acıkmadıklarında yemeği reddetmeyi – burada öğrenirler. Belirli yiyeceklerden hoşlanmamayı öğrenirler ve böylece kendi tercihlerini ve iştahlarını oluştururlar. Ayrıca yavaş yavaş banyo kullanımında yetişkinlerden bağımsız olmayı, kendi dişlerini temizlemeyi ve kendi kendilerine yıkanmayı öğrenirler. Tüm bunlar kademeli bir öğrenme ve kültürleşme sürecidir. Altı ya da sekiz yaşındaki bir çocuk kendi evinde yalnız kaldığında, başı sıkıştığında tanıdık yetişkinleri çağırabileceğini bilerek tüm bu işleri kendi yöntemleriyle yapma eğilimindedir.

Peki ya yatılı okuldaki çocuk? Evden ani kopuş, yeni edinilen tüm bu becerilerin sorgulanmasına neden olabilir. Bu yetişkinler deneyimi açıklayarak anlam ve şekil verirler ve aniden tüm bunlar onların tek sorumluluğudur. Bu farkındalığın yarattığı yalnızlık çoğu zaman derindir. Yaşamlarını tehdit ediyormuş gibi hissedebilirler. Hâlâ bağımlı bir gelişim evresinde olan bir çocuğun yetişkinlere güvenebilmesi gerekir; çünkü kendi başının çaresine bakabilecek kaynaklardan yoksundur.

Birdenbire başka yabancı, daha büyük çocuklarla birlikte yemek yemek ve uyumak zorunda kalmanın dehşeti ve kafa karışıklığı şok edicidir ve bu deneyimin büyüklüğünü ifade etmek için yeterli kelime yoktur. Dahası, çocuk öğretmenlerin ve daha büyük çocukların olası zalimliğine maruz kalır. Güven duyulan konumlarda yer alan yetişkinlerin davranışları, eski pansiyonerlerin psikoterapisinde ortak bir temadır. Yetişkin olduklarında, çocukken maruz kaldıkları dayak ve cinsel istismarı anlatabilirler. Genellikle o dönemde bu istismarı anlatamamışlar ya da anlattıklarında kendilerine inanılmamıştır.

Bu nedenle psikoterapide en önemli görevlerden biri yatılı okullarda büyümüş çocukların hayatlarına tanıklık etmek ve duygularını kelimelere dökmektir.

Ergenlik Dönemi

Çocukların yatılı okula gönderildiği bir sonraki gelişim dönemi 11-13 yaşları arasındadır. Bu yaş aralığı ergenlik dönemidir ve artık çocuklara okula gönderilme konusunda danışılabilir; ancak o zaman bile Harry Potter ya da daha önceki nesillerde Enid Blyton’ın etkisiyle yatılı okul heyecan verici bir olasılık olarak görülebileceğinden gerçek bir seçim söz konusu olmaz. Bununla birlikte, durumun gerçekliği ancak çocuk bir süre okulda kaldıktan sonra ortaya çıkabilir. Ergenlik döneminde yatılı okula giden pek çok çocuğun kayıpları hazırlık okulundakilerine benzerdir; ancak ergenlik dönemindeki çocuklar farklı bir gelişim dönemindedir.

Sevgi dolu bir ortamın yokluğu, çocuğun ileriki yaşamında bedenini, iştahını ve dolayısıyla yakınlığını yönetme becerisinin gelişimini etkiler. Birçok eski yatılı öğrenci mahremiyetin olmamasından ve toplu halde yemek yemek ve uyumak zorunda kalmaktan şikayet etmektedir. Erkek okullarındaki tuvaletlerin birçoğunda cinsel aktiviteyi engelleyecek kapılar bulunmuyordu. Duşlar genellikle toplu alınıyordu. Yemek yemek ve uyumak, iyilik hali için elzemdir ve çocuğun hem kendisiyle hem de diğerleriyle sağlıklı bir ilişkinin temelini oluşturur. Yatılı okuldaki çocuk her zaman tetiktedir, genellikle yeterli yiyecek almak için mücadele etmek zorunda kalır ve belirli zamanlarda ışıkların sönmesi ve yatakhanede istismar olasılığı nedeniyle uykusu olumsuz etkilenir.

Ergenlik başladığında, bedensel değişikliklerle ilgili utanç ve kafa karışıklığı yaşanır. Erkek ve kız çocuklarının yaşadıkları fiziksel değişiklikler, özellikle bazı durumlarda olduğu gibi bunun için hiçbir hazırlık yapılmamışsa korkutucu olabilir. Bilgilendirmenin yapılmadığı durumlarda, kız çocuğu korkunç bir hastalıktan öleceğini zannedebilir. Yeni ortaya çıkan cinsellik duyguları bu aşamada baskın psikolojik tema haline gelir. Yatılı okul topluluğunda bu tür konularda söylenti ve telkinler yaygındır. Evde yaşayan çocuk için bu aşamada mahremiyet önemlidir. Bazıları için, yetişkinlerle konuşmak, ilgili kaygının bir kısmına aracılık eder. Gelişimdeki bu dönem evden devlet okuluna geçişle aynı zamana denk geldiğinde, ebeveynlerin veya sırdaşların kaybı da yıkıcı olabilir. Tüm çocuklar okulda zorbalığa veya istismara uğramaz, ancak birçoğu uğramıştır. Hazırlık okulundan devlet okulu sistemine geçiş bir rahatlama sağlayabilir. Zorbalıktan muzdarip olanlar ve Hazırlık okulunda cinsel tacize uğrayanlar için bu bir kaçış olabilir. Ancak, diğerleri için bu bir işkence döneminin başlangıcı olabilir. Elbette her iki istismar türüne de maruz kalmayanlar da vardır; ancak muayenehanelerimizde gördüğümüz danışanların çoğu bu tür istismarlara maruz kalmıştır.

Ev Özlemi

Deneyimin sembolize edilememesi, tek bir kelimenin karmaşık bir dizi duyguyu kapsayacak şekilde kullanılabileceği anlamına gelir. Hastalık genellikle böyle bir kelimedir ve yatılı okulda birden fazla anlam düzeyine sahiptir. Yatılı okuldaki çocuk için, tanıdık ilişkiler kaybolur ve yerini birçok anonim yabancı alır. Çocuk büyük bir kayıp yaşayarak keder içinde olabilir. Çocuğun içinde bulunduğu bu durum, basit ‘ev özlemi’ kavramıyla açıklanır; ancak bu kavram özellikle yatılı okul bağlamında derin anlamlar kazanır. Büyük bir devlet okulunda 18 yıl boyunca pratisyen hekim olarak görev yapan Patrick Kaye, okuldaki sağlık birimine sunulan pek çok sorunun temelinde memleket hasretinin yattığını gözlemlemiştir. Ortaya çıkan rahatsızlığın çoğu zaman hikayenin tamamı olmadığını fark etti. Altta yatan sıla hasreti, meslektaşları tarafından nadiren fark ediliyordu. Bu gibi durumlarda çocuğun gerçek anlamda hasta olmasının nedeni, evini ve evinin tüm anlamını özlemesidir. Bu nedenle ev özlemini kaybın sağlıklı ve adaptif bir ifadesi olarak anlayabiliriz. Ancak bunun anlamı Kaye’den daha az anlayışlı yetişkinler tarafından gözden kaçırılabilir.

Çocuğun ancak yavaş yavaş anne sığınağından ayrılacak kadar güçlendiği olağan model yerine, çocuk şimdi tamamen yalnız bırakılmaktadır. Bu nedenle tüm bunların ani ve erken kaybının bir tür hastalık olarak deneyimlenmesi anlaşılırdır. Kendini hasta hissettiğini söylemek, küçük bir çocuğun yalnızlık ya da sıkıntıdan duyduğu rahatsızlığı ifade etmesinin tek yoludur. Bu durum iştahı etkiler ve kaygı uyandıran bu durum nedeniyle çocuğun yemekle ilişkisi bozulabilir.

Sözlerin Kifayetsizliği

Sonuç olarak bu makalenin başlığına dönüyorum. Erken yaşta yatılı okula gönderilen çocuğun, psikoterapi için bize başvuran bazı yetişkinlerde hâlâ nasıl canlı olduğunu aktarabilmiş olmayı umuyorum. Duygusal acılarını ifade edecek dilleri olmadığından, gerçekten de ‘kelimeler kifayetsiz kalıyor’. Kişiliğin bu yönü, genellikle ilk başvurudaki son derece açık sözlü kişilikle tam bir tezat oluşturur. Psikoterapistin görevi, danışanla birlikte acıya katlanmak ve tanıklık etmenin yanı sıra, süreçte ortaya çıkan zor ve bazen çok acı verici duygu durumlarına kelimeler bulmaya çalışmanın bir kombinasyonudur. Sembolik bir alan yaratan ve böylece travmatik erken deneyimden ayrılmaya izin veren, imgelerin ve kelimelerin birleşimidir.

Profesör Joy Schaverien, East Midlands’da özel muayenehanesi olan bir Jung analisti, psikoterapist ve süpervizördür. Kendisi SAP’nin profesyonel bir üyesidir, BAP eğitim terapisti ve süpervizörü, Kuzey Sanat Psikoterapisi Programı’nda Sanat Psikoterapisi alanında Misafir Profesördür. Yurtdışında dersler vermekte ve süpervizörlük yapmaktadır. Yayımlanan kitapları arasında The Revealing Image ve The Dying Patient in Psychotherapy bulunmaktadır. Bu makale, yazarın yatılı okulda büyümüş kişilerle yaptığı psikoterapi seanslarıyla ilgili yakında çıkacak olan kitabı için yaptığı araştırmaya dayanmaktadır.

Nick Duffell ve Joy Schaverien, eski yatılılarla çalışan psikoterapistler için bir dizi CPD etkinliği ve lisansüstü eğitim planlamaktadır.

Kaynakça

1. Schaverien J. Boarding school syndrome: broken attachments a hidden trauma. British Journal of Psychotherapy. 2011; 27(2).

2. Schaverien J. The dying patient in psychotherapy: desire, dreams and individuation. London: Palgrave Macmillan; 2002.

3. Duffell N. The making of them: the British attitude to children and the boarding school system. London: Lone Arrow Press; 2000.

4. Schaverien J. Boarding school: the trauma of the ‘privileged’ child. Journal of Analytical Psychology. 2004; 49(5):683-705.

5. Kaye P. Homesickness. Unpublished MA Thesis, Tavistock; 2005.

İngilizceden Türkçeye Çeviren: Didem Şimşek

Çeviri Editörü: Büşra Yaman

Kaynak Metin: Schaverien, Joy, “Lost for words”, Therapy today, 2011,

  1. Ç.N.: Hazırlık okulları çocukların geniş ufuklara sahip olmalarını ve akademik eğitimin yanı sıra eğlenmelerini sağlar. Çocukların hazırlık okulunda kalmaları, ‘kim olduklarını’ biraz daha geliştirebilme imkânı sağlar. Böylece sosyal ve duygusal refahları daha uzun süre beslenir.
  2. Travmatik kayıp, ayrılık sıkıntısı (özlem, arayış ve yalnızlık) veya duygusal sıkıntıdan (hissizlik, inançsızlık, güvensizlik, öfke, boşluk ve gelecekle ilgili boşluk hissi) oluşturur.